Türkiye'de kapitalist süreç
İktidar olan kapitalistler olsa da darbeler sosyalizme, sosyalistlere karşı yapılmış, oklar onlara yönelmiştir. Tabii devletçi kapitalizmin yolundan sapıp liberal kapitalizme yönelen iktidarlar da bu oklardan nasibini almıştır.
Türkiye uygulama farklılıkları olsa da 1923’ten beri Batı kapitalist sisteminin içersinde yer almıştır. Ama gelişmişlik düzeyine bu yamalı kapitalist sistem içersinde kalarak çıkamazdınız. Öyle de oldu. Hem Batı’nın geldiği sömürgeciliği, sanayi hareketleri gibi uzun bir tarihsel süreci vardı. Dünya haritasını açıp bakın Afrika’da, kenarda köşede ne kadar ülke, ada varsa çeşitli Avrupa ülkelerinin sömürgesi olmuştur. Oralardan topladığı madenleri, zenginlikleri ülkesine getirip işlemiş, sonra onları başka ülkelere satmıştır. Kimileri insan ticareti yaptı, köleleri ağır işlerde çalıştırdılar. Avrupa böylece gittikçe zenginleşti. Sanayiyle bilim, ticaret, araştırma geliştirme büyüdü. Sanat hareketleri insanların zekasını ve düşünce ufuklarını açtı. Siyaset, bilim bunlardan feyiz aldı. Din devlet idaresinden, siyasetten uzaklaştırıldı. Dinin getirdiği hurafeler bilimsel gelişmelerle bir bir çürütüldü. Avrupa böyle süreçlerden geçti. Ama onlardaki sömürgeci kapitalistleşmenin rolünü unutmamak gerekir.
Almanya’yla ittifak halinde savaşa giren Osmanlı, ittifakın yenilgisiyle Çanakkale’de başarılar göstermiş olsa da sonuçta Batı itilaf ülkelerinin işgaline uğradı. Rusya’da proleterya devriminin olması işleri epey değiştirmişti. Eğer bu devrim olmasaydı o zaman bu işgale Rusya da katılacak ve Türkiye’nin, o zamanki adıyla Osmanlı’nın yeni bir cumhuriyet olması mümkün olacak mıydı, pek mümkün görünmüyor. Türkiye’de kimi çevreler komünist devrimi beğenmezler ama yeni Türkiye cumhuriyetinin var olmasındaki önemli bir nedenin bu olduğunu görmezler.
Osmanlı’nın ittifakı Almanlar, o sıralar Rusya’da arandığı için İsviçre’de bulunan Lenin’in teklifiyle karşılaşmışlardı. Lenin onlara kendisini Finlandiya üzerinden Rusya’ya girmesini sağlamaları halinde idareyi ele geçirip Rusya’yı savaştan çekeceği sözünü vermişti. Bunu bir şans olarak değerlendiren Almanlar onun bu gizli yolculuğuna yardımcı olmuşlardı. Gerçi devrimden sonra farklı bir sistemle karşılaşmak onları hiç de memnun etmemişti. Dünyadaki gelişmeleri gören ABD, itilaf devletleri safında savaşa katılmış ve kapitalizmle sosyalizm arasında kutuplaşmaya giden dünyada kapitalizmin çizgisini, emperyal çıkarlarını korumak için yaptırımcı bir duruş üstlenmeye başlamıştı diyebiliriz. Mesela ABD’nin Rusya’da sosyalist hareketin yükseldiği bin dokuz yüz on yedide savaşa katılması bir rastlantı olamaz. Dünyada yeni bir yapılanma (sosyalist) hareketini görmeye başlamıştı. Dünya bir geçiş dönemini yaşıyordu. Çarlıklar, kırallıklar, imparatorluklar bir bir gidiyordu. Bunun alternatifinin sosyalizm yerine caydırıcı ve çekici olabilecek cumhuriyet ve demokrasi tanımlı kapitalist sistemler olmasını öngören, sevk eden bir güç olarak ortaya çıktı. Milletler Cemiyeti programını ilan etti. ABD başkanı Wilson otoriter hükümetler yerine (krallıkları kastetse de sosyalist idare tarzına da bir atıf olduğu görülebilir) demokratik hükümetlerin (kapitalist ve emperyal mantığın kontrolü olarak) o ülkelerin lehine olacağını açıklamıştır. Bundan kuvvet alan ülkelerde kırallıklar bir bir yıkılıp yerlerine kapitalist cumhuriyetler kurulmuştur. Almanya, Avusturya, Macaristan bunlardandır. Savaşın son aşamasında İngiltere, Fransa, İtalya, ABD gibi büyük itilaf güçleri Anadolu’ya Yunan ordusunun çıkmasını izlemişlerdi. İngiltere Lloyd George hükümeti savaş konusunda daha istekliydi ki yoksul ve zayıf Yunanistan’ın bundan destek aldığı anlaşılabilir. Ama bütün itilaf ülkeleri böyle değildi, mesela Fransa daha barışçıl davranıyordu. O sırada Sovyetler Birliği de itilaf devletlerine Türk-Yunan savaşına katılmamaları hususunda uyarı içeren bir nota vermiştir ki bu karşı tarafın hareketlerine set çeken, gözdağı veren önemli bir tavır olmuştur. Aynı zamanda silah yardımında bulunur. Fransa’dan da silah sağlanır ki bu da itilaf güçlerinin arasında tam bir anlaşma olmadığını gösterir. Sonuç Yunanistan’ın yenilgisi olunca itilaf, pazarlık ve yaptırım gücünü kaybetmemeye çalışmıştır.
Aslında burada Türkiye’nin sosyalist sisteme kaymaması bile onlar için yeterli bir zafer olmuş sayılabilirdi. Zaten Türkiye’de bin dokuz yüz onlardan sonra yerel unsurlarca bir kapitalistleşme hareketi de gelişmeye başlamıştı. Daha sonraki aşamalarda da sosyalistlerin (komünist) baskı ve ortadan kaldırmaya gidildiğini görüyoruz. Türkiye’de ‘çağdaşlık’ olarak ifade edilen terim aslında kapitalistleşmenin bir ifadesidir. Sosyalist sistem karşısında bu terimin kullanılmasından kaçınıldığı, üzerinin maskelendiği izlenimini edinmek zor bir şey değil.
Bin dokuz yüz yirmi üçteki İzmir İktisat Kongresinde, yaklaşık iki ay sonra yapılacak Lozan Barış Antlaşmasının tarafı itilaf kampına, Sovyet dostluğunun sürdürülecek olmasına rağmen kapitalist yoldan gidileceğinin mesajı verilmişti. Bunun yanında dış politikada maceracılık reddedilmiş, fetihçilik eleştirilmiş, İslamcılık ve Turancılığın da gücü ve boyu aşan siyasetler olduğu eleştirisi getirilmişti ki bu da sanki gücün varsa yaparsın gibi tehlikeli bir anlayış sızdırmasına getirilmiştir. Bunlarla sömürgeci kapitalist Batı’ya, itilaf devletlerine antlaşmadan önce beklediği düzen sinyalleri verilmiş olmaktaydı. Böylece elde hem Yunanistan’a karşı galibiyet hem de kurulacak yeni devletin esaslarıyla antlaşma masasına oturulmuştu.
Hemen arkasında savaşta onu desteklemiş sosyalist bir ülke ve sistem vardı. Türkiye’nin öyle bir sisteme kayması Batı’nın daha sonraki aşamalarda hareket alanını daraltabilecekti. Ama kendisine yakın bir sistem (yani kapitalizm) içersinde kalırsa kontrol etmek daha kolay olacaktı. Bundan sonraki sürece baktığımızda öyle de olmadı mı? Arka planda duran Amerika güç kazandıktan sonra daha ön plana çıktı ve kontrolü eline aldı.
Burada o zamandan bugüne şekillenmiş bir politika görülüyor. Sovyetler’i bir kozmuş gibi karşı tarafa gösteriyor, eğer bize ters gelirseniz bu kozu kullanmaya başlarız gibisinden bir blöf yapılıyor ki sonraki dönemlerde de bu politika sürdürüldü. Batı da bu blöfü yutar göründü. Madem kendi kampında kalmak isteyen bir ülke var, bunu niçin reddetsin? Bir bakıma itilaf kampına ‘bakın, biz de sizin gibi olmak istiyoruz, aynı sistemi takip etmek istiyoruz, aramızda zıtlaşma olacak bir şey yok,’ denmek isteniyordu. Türkiye sosyalizme geçse savaş devam eder miydi? Hayır, sanmıyorum. Tut ki savaş çıktı, sosyalizme geçtikten sonra devam edecek böyle bir savaş belki birçok ülkenin de sosyalist devrime geçmesine neden olacaktı. İkinci dünya savaşında böyle olmadı mı? Ama zaten onların savaşmak gibi bir niyeti olsa bunu Yunanistan’ın giriştiği savaş esnasında yaparlardı. Sonuçta Türkiye Batı’nın arka bahçesi olarak kaldı. Sovyet kozu ise oynadığını zannettiği, karşı tarafın da yutar göründüğü bir oyun oldu.
İkinci dünya savaşından sonraki evreye gelince…
İkinci dünya savaşı dünyada yetmiş üç milyona yakın insanın öldüğü trajik bir savaş. Sovyetlerin asker-sivil toplam kaybı yirmi üç milyonun üzerinde oluyor. Çin toplamda yirmi milyon insanını kaybediyor. Tabii savaş sonrası dünyada kaçınılmaz olarak yeni bir denge ve şekillenme başlıyor. Türkiye savaş dışında kalmayı başarmıştır ancak dünya eski dünya değildir. Kapitalist dünyayla sosyalist dünya arsındaki hatlar belirgin hale gelmektedir.
Savaştan önce de devlet kapitalizmiyle liberal kapitalizm arsında mevzi çekişmeleri vardı. M. Kemal’le İnönü arasında bu konuyla ilgili bir anlaşmazlık sürüyordu, hatta İnönü başbakanlıktan ayrıldı. İnönü devletçiliği savunurken liberal kapitalist olan Celal Bayar destekleniyordu. İktisat başkanlığına getirildi, İş Bankası’nı kurmakla görevlendirildi. İkinci dünya savaşının sonunda CHP içersinde Celal Bayar, Amerikan kolejinden mezun Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve ateşli bir Atatürkçü olan Refik Koraltan muhalefet bayrağını açtılar. Önemli bir kırılma noktasını “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” oluşturuyordu. Bu siyasi sistemde sınıfsal saflaşmanın da önemli bir işaretiydi. Adnan Menderes zengin bir çiftçi ailesinden gelmeydi. Toprak reformunu öngören yasaya karşı daha sonra iktidar olacak muhalefet bu yasanın çıkmasını istemeyerek ağalığın yanında yer almıştı.
Savaşın sona ermesinden sonra atom bombası kullanan Batı kampına karşı kendini daha sağlama almak isteyen Sovyetler’in lideri Stalin Boğazlardan üs, Doğu’dan toprak istedi. Buna karşın ABD Truman doktrinini ortaya attı. Böylece Truman doktriniyle Yunanistan, Türkiye kendi safında tutuldu. Bu doktrin komünizmin gölgesindeki ülkelere ekonomik ve askeri yardımı içerir, onların sosyalist bloğa kaymasını önlemeyi amaçlar. Bu konuda her iki ülkeye de maddi yardım yapılmıştır. İçerdeki muhalefetle Amerikancılık da hız kazanmıştır. Kore’de Türkiye ABD’ye asker yardımı yapmış, Nato’ya girmek için kendini kanıtlamaya çalışmıştır. ABD askeri üsleri de Türkiye’de kurulmuştur. ABD soğuk savaşta İslamcılığı kullanarak petrol bulunan bu bölgelere yerleşme olanağı bulmuştur.
Kırk beşte yapılan San Francisco Konferansında çok partili sisteme geçileceği sözü verildi. Zaten hazır bir muhalefet vardı. Türkiye denge politikasını bozarak, kapitalist kamptaki yerini sağlamlaştırmaya çalışarak soğuk savaşa dahil oldu. Sosyal politikalar (Beş yıllık kalkınma planı, Köy Enstitüleri vb.) terk edildi. Liberal kapitalist kadro iktidarı seçimler yoluyla aldı. Kore’ye asker gönderildi, Nato’ya girildi. Kitleler oylarında devlet ideolojisini temsil eden partiyi değil sermaye ve ağalığın temsilcisi partiyi tercih ediyorlardı. İkincisi kitlelere ‘sermaye özgürlüğünü savunarak, siz de bu imkanlara kavuşabilirisiniz’ gibi aldatıcı bir mesaj veriyordu. Ki sonraki dönemlerde de sermaye partileri hep bu üstü örtülü argümanı kullanmışlardır. Çünkü kapitalist bir sistemde feodal etkiler altındaki bir toplumda sizin gerçekçi önerilerle cazip olmanız zor oluyor. Bir de din DP’yle siyasete alet edilmeye başlandı. İmam-hatip, İslam okulları kuruldu, 67 Eylül olayları bu dönemde yaşandı. Demokrasi denilen şey sermayenin egemenliği, oyun alanı olmuştur. Bu milletin egemenliğiymiş gibi görünür. Sonra malum, bütün sosyal siyasetler, aydınlanma hareketi ortadan kaldırıldı, krizler ve arkasından darbe geldi. Onlar idam edildi ama bıraktıkları icraatlar temizlenmedi, aynı hızla bugüne kadar süregeldi. Yani eğitimde, sosyal hayatta yapılan tahribat üzerinde en azından eskiye dönük olarak bile bir iyileştirme yapılmadı. Mesela Köy Enstitülerinin yeniden faaliyete geçirilmesi, eğitime sokulan İslamcılığın kaldırılması gibi vs. konular. Bunlar yapılmadıktan sonra siz süslü püslü bir anayasa yapsanız n’olcak. Hatta bu iktidarın Amerikancılaşmada yaptıkları bir kazanç olarak da muhafaza edilmiştir. O zaman ‘bu adamları niye idam ettiniz’ diye sorarlar. İktidar olan kapitalistler olsa da darbeler sosyalizme, sosyalistlere karşı yapılmış, oklar onlara yönelmiştir. Tabii devletçi kapitalizmin yolundan sapıp liberal kapitalizme yönelen iktidarlar da bu oklardan nasibini almıştır.
Bugün sivilleşme ve demokratikleşme sorunları kapıyı iyice çalmış vaziyette. Statüko bununla çelişme halinde görülüyor. Ezilen halklar sorunundan eğitime, sivilleşme ve demokratikleşmeye kadar karşıt tavır sürdürüldü. Ama hem devletçi kapitalist yapı hem sivil kapitalist yapı bugüne kadar sivilleşme ve demokratikleşmenin önünde engel olarak durmadı mı? Bu sırada halk, insanın gelişimi, özgürlüğü vs. ne oldu?
Fatih Oto / Radikal
Almanya’yla ittifak halinde savaşa giren Osmanlı, ittifakın yenilgisiyle Çanakkale’de başarılar göstermiş olsa da sonuçta Batı itilaf ülkelerinin işgaline uğradı. Rusya’da proleterya devriminin olması işleri epey değiştirmişti. Eğer bu devrim olmasaydı o zaman bu işgale Rusya da katılacak ve Türkiye’nin, o zamanki adıyla Osmanlı’nın yeni bir cumhuriyet olması mümkün olacak mıydı, pek mümkün görünmüyor. Türkiye’de kimi çevreler komünist devrimi beğenmezler ama yeni Türkiye cumhuriyetinin var olmasındaki önemli bir nedenin bu olduğunu görmezler.
Osmanlı’nın ittifakı Almanlar, o sıralar Rusya’da arandığı için İsviçre’de bulunan Lenin’in teklifiyle karşılaşmışlardı. Lenin onlara kendisini Finlandiya üzerinden Rusya’ya girmesini sağlamaları halinde idareyi ele geçirip Rusya’yı savaştan çekeceği sözünü vermişti. Bunu bir şans olarak değerlendiren Almanlar onun bu gizli yolculuğuna yardımcı olmuşlardı. Gerçi devrimden sonra farklı bir sistemle karşılaşmak onları hiç de memnun etmemişti. Dünyadaki gelişmeleri gören ABD, itilaf devletleri safında savaşa katılmış ve kapitalizmle sosyalizm arasında kutuplaşmaya giden dünyada kapitalizmin çizgisini, emperyal çıkarlarını korumak için yaptırımcı bir duruş üstlenmeye başlamıştı diyebiliriz. Mesela ABD’nin Rusya’da sosyalist hareketin yükseldiği bin dokuz yüz on yedide savaşa katılması bir rastlantı olamaz. Dünyada yeni bir yapılanma (sosyalist) hareketini görmeye başlamıştı. Dünya bir geçiş dönemini yaşıyordu. Çarlıklar, kırallıklar, imparatorluklar bir bir gidiyordu. Bunun alternatifinin sosyalizm yerine caydırıcı ve çekici olabilecek cumhuriyet ve demokrasi tanımlı kapitalist sistemler olmasını öngören, sevk eden bir güç olarak ortaya çıktı. Milletler Cemiyeti programını ilan etti. ABD başkanı Wilson otoriter hükümetler yerine (krallıkları kastetse de sosyalist idare tarzına da bir atıf olduğu görülebilir) demokratik hükümetlerin (kapitalist ve emperyal mantığın kontrolü olarak) o ülkelerin lehine olacağını açıklamıştır. Bundan kuvvet alan ülkelerde kırallıklar bir bir yıkılıp yerlerine kapitalist cumhuriyetler kurulmuştur. Almanya, Avusturya, Macaristan bunlardandır. Savaşın son aşamasında İngiltere, Fransa, İtalya, ABD gibi büyük itilaf güçleri Anadolu’ya Yunan ordusunun çıkmasını izlemişlerdi. İngiltere Lloyd George hükümeti savaş konusunda daha istekliydi ki yoksul ve zayıf Yunanistan’ın bundan destek aldığı anlaşılabilir. Ama bütün itilaf ülkeleri böyle değildi, mesela Fransa daha barışçıl davranıyordu. O sırada Sovyetler Birliği de itilaf devletlerine Türk-Yunan savaşına katılmamaları hususunda uyarı içeren bir nota vermiştir ki bu karşı tarafın hareketlerine set çeken, gözdağı veren önemli bir tavır olmuştur. Aynı zamanda silah yardımında bulunur. Fransa’dan da silah sağlanır ki bu da itilaf güçlerinin arasında tam bir anlaşma olmadığını gösterir. Sonuç Yunanistan’ın yenilgisi olunca itilaf, pazarlık ve yaptırım gücünü kaybetmemeye çalışmıştır.
Aslında burada Türkiye’nin sosyalist sisteme kaymaması bile onlar için yeterli bir zafer olmuş sayılabilirdi. Zaten Türkiye’de bin dokuz yüz onlardan sonra yerel unsurlarca bir kapitalistleşme hareketi de gelişmeye başlamıştı. Daha sonraki aşamalarda da sosyalistlerin (komünist) baskı ve ortadan kaldırmaya gidildiğini görüyoruz. Türkiye’de ‘çağdaşlık’ olarak ifade edilen terim aslında kapitalistleşmenin bir ifadesidir. Sosyalist sistem karşısında bu terimin kullanılmasından kaçınıldığı, üzerinin maskelendiği izlenimini edinmek zor bir şey değil.
Bin dokuz yüz yirmi üçteki İzmir İktisat Kongresinde, yaklaşık iki ay sonra yapılacak Lozan Barış Antlaşmasının tarafı itilaf kampına, Sovyet dostluğunun sürdürülecek olmasına rağmen kapitalist yoldan gidileceğinin mesajı verilmişti. Bunun yanında dış politikada maceracılık reddedilmiş, fetihçilik eleştirilmiş, İslamcılık ve Turancılığın da gücü ve boyu aşan siyasetler olduğu eleştirisi getirilmişti ki bu da sanki gücün varsa yaparsın gibi tehlikeli bir anlayış sızdırmasına getirilmiştir. Bunlarla sömürgeci kapitalist Batı’ya, itilaf devletlerine antlaşmadan önce beklediği düzen sinyalleri verilmiş olmaktaydı. Böylece elde hem Yunanistan’a karşı galibiyet hem de kurulacak yeni devletin esaslarıyla antlaşma masasına oturulmuştu.
Hemen arkasında savaşta onu desteklemiş sosyalist bir ülke ve sistem vardı. Türkiye’nin öyle bir sisteme kayması Batı’nın daha sonraki aşamalarda hareket alanını daraltabilecekti. Ama kendisine yakın bir sistem (yani kapitalizm) içersinde kalırsa kontrol etmek daha kolay olacaktı. Bundan sonraki sürece baktığımızda öyle de olmadı mı? Arka planda duran Amerika güç kazandıktan sonra daha ön plana çıktı ve kontrolü eline aldı.
Burada o zamandan bugüne şekillenmiş bir politika görülüyor. Sovyetler’i bir kozmuş gibi karşı tarafa gösteriyor, eğer bize ters gelirseniz bu kozu kullanmaya başlarız gibisinden bir blöf yapılıyor ki sonraki dönemlerde de bu politika sürdürüldü. Batı da bu blöfü yutar göründü. Madem kendi kampında kalmak isteyen bir ülke var, bunu niçin reddetsin? Bir bakıma itilaf kampına ‘bakın, biz de sizin gibi olmak istiyoruz, aynı sistemi takip etmek istiyoruz, aramızda zıtlaşma olacak bir şey yok,’ denmek isteniyordu. Türkiye sosyalizme geçse savaş devam eder miydi? Hayır, sanmıyorum. Tut ki savaş çıktı, sosyalizme geçtikten sonra devam edecek böyle bir savaş belki birçok ülkenin de sosyalist devrime geçmesine neden olacaktı. İkinci dünya savaşında böyle olmadı mı? Ama zaten onların savaşmak gibi bir niyeti olsa bunu Yunanistan’ın giriştiği savaş esnasında yaparlardı. Sonuçta Türkiye Batı’nın arka bahçesi olarak kaldı. Sovyet kozu ise oynadığını zannettiği, karşı tarafın da yutar göründüğü bir oyun oldu.
İkinci dünya savaşından sonraki evreye gelince…
İkinci dünya savaşı dünyada yetmiş üç milyona yakın insanın öldüğü trajik bir savaş. Sovyetlerin asker-sivil toplam kaybı yirmi üç milyonun üzerinde oluyor. Çin toplamda yirmi milyon insanını kaybediyor. Tabii savaş sonrası dünyada kaçınılmaz olarak yeni bir denge ve şekillenme başlıyor. Türkiye savaş dışında kalmayı başarmıştır ancak dünya eski dünya değildir. Kapitalist dünyayla sosyalist dünya arsındaki hatlar belirgin hale gelmektedir.
Savaştan önce de devlet kapitalizmiyle liberal kapitalizm arsında mevzi çekişmeleri vardı. M. Kemal’le İnönü arasında bu konuyla ilgili bir anlaşmazlık sürüyordu, hatta İnönü başbakanlıktan ayrıldı. İnönü devletçiliği savunurken liberal kapitalist olan Celal Bayar destekleniyordu. İktisat başkanlığına getirildi, İş Bankası’nı kurmakla görevlendirildi. İkinci dünya savaşının sonunda CHP içersinde Celal Bayar, Amerikan kolejinden mezun Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve ateşli bir Atatürkçü olan Refik Koraltan muhalefet bayrağını açtılar. Önemli bir kırılma noktasını “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” oluşturuyordu. Bu siyasi sistemde sınıfsal saflaşmanın da önemli bir işaretiydi. Adnan Menderes zengin bir çiftçi ailesinden gelmeydi. Toprak reformunu öngören yasaya karşı daha sonra iktidar olacak muhalefet bu yasanın çıkmasını istemeyerek ağalığın yanında yer almıştı.
Savaşın sona ermesinden sonra atom bombası kullanan Batı kampına karşı kendini daha sağlama almak isteyen Sovyetler’in lideri Stalin Boğazlardan üs, Doğu’dan toprak istedi. Buna karşın ABD Truman doktrinini ortaya attı. Böylece Truman doktriniyle Yunanistan, Türkiye kendi safında tutuldu. Bu doktrin komünizmin gölgesindeki ülkelere ekonomik ve askeri yardımı içerir, onların sosyalist bloğa kaymasını önlemeyi amaçlar. Bu konuda her iki ülkeye de maddi yardım yapılmıştır. İçerdeki muhalefetle Amerikancılık da hız kazanmıştır. Kore’de Türkiye ABD’ye asker yardımı yapmış, Nato’ya girmek için kendini kanıtlamaya çalışmıştır. ABD askeri üsleri de Türkiye’de kurulmuştur. ABD soğuk savaşta İslamcılığı kullanarak petrol bulunan bu bölgelere yerleşme olanağı bulmuştur.
Kırk beşte yapılan San Francisco Konferansında çok partili sisteme geçileceği sözü verildi. Zaten hazır bir muhalefet vardı. Türkiye denge politikasını bozarak, kapitalist kamptaki yerini sağlamlaştırmaya çalışarak soğuk savaşa dahil oldu. Sosyal politikalar (Beş yıllık kalkınma planı, Köy Enstitüleri vb.) terk edildi. Liberal kapitalist kadro iktidarı seçimler yoluyla aldı. Kore’ye asker gönderildi, Nato’ya girildi. Kitleler oylarında devlet ideolojisini temsil eden partiyi değil sermaye ve ağalığın temsilcisi partiyi tercih ediyorlardı. İkincisi kitlelere ‘sermaye özgürlüğünü savunarak, siz de bu imkanlara kavuşabilirisiniz’ gibi aldatıcı bir mesaj veriyordu. Ki sonraki dönemlerde de sermaye partileri hep bu üstü örtülü argümanı kullanmışlardır. Çünkü kapitalist bir sistemde feodal etkiler altındaki bir toplumda sizin gerçekçi önerilerle cazip olmanız zor oluyor. Bir de din DP’yle siyasete alet edilmeye başlandı. İmam-hatip, İslam okulları kuruldu, 67 Eylül olayları bu dönemde yaşandı. Demokrasi denilen şey sermayenin egemenliği, oyun alanı olmuştur. Bu milletin egemenliğiymiş gibi görünür. Sonra malum, bütün sosyal siyasetler, aydınlanma hareketi ortadan kaldırıldı, krizler ve arkasından darbe geldi. Onlar idam edildi ama bıraktıkları icraatlar temizlenmedi, aynı hızla bugüne kadar süregeldi. Yani eğitimde, sosyal hayatta yapılan tahribat üzerinde en azından eskiye dönük olarak bile bir iyileştirme yapılmadı. Mesela Köy Enstitülerinin yeniden faaliyete geçirilmesi, eğitime sokulan İslamcılığın kaldırılması gibi vs. konular. Bunlar yapılmadıktan sonra siz süslü püslü bir anayasa yapsanız n’olcak. Hatta bu iktidarın Amerikancılaşmada yaptıkları bir kazanç olarak da muhafaza edilmiştir. O zaman ‘bu adamları niye idam ettiniz’ diye sorarlar. İktidar olan kapitalistler olsa da darbeler sosyalizme, sosyalistlere karşı yapılmış, oklar onlara yönelmiştir. Tabii devletçi kapitalizmin yolundan sapıp liberal kapitalizme yönelen iktidarlar da bu oklardan nasibini almıştır.
Bugün sivilleşme ve demokratikleşme sorunları kapıyı iyice çalmış vaziyette. Statüko bununla çelişme halinde görülüyor. Ezilen halklar sorunundan eğitime, sivilleşme ve demokratikleşmeye kadar karşıt tavır sürdürüldü. Ama hem devletçi kapitalist yapı hem sivil kapitalist yapı bugüne kadar sivilleşme ve demokratikleşmenin önünde engel olarak durmadı mı? Bu sırada halk, insanın gelişimi, özgürlüğü vs. ne oldu?
Fatih Oto / Radikal
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenme
0
Sev
0
Komik
0
Vay
0
Üzgün
0
Kızgın
0




















