SİYASAL SİSTEMLERDE TEMSİLİYET SORUNSALI - 3

Özellikle 1980’den sonra sivil toplum kuruluşlarının sayısındaki hızlı artışla burjuvazi daha da özgürleşmişti... Artan toplumsal sorunların üstesinden gelmek için ulusal kimlik ve ulusal çıkarların korunması ve din yoluyla geçici öfke yatıştırmalarına dayanan politikalar Türkiye’de de sırayla iktidara gelen siyasal partilerin başvurdukları politikalardan olmuştur.

24.12.2006 - 21:15
2.7k
Özal muhafazakarlığı güçlendirmek için “tapu hakkı” çalımıyla kentsel ranttan varoşlara sus payı verirken bu dönemde TİSK Genel Başkanı Halit Narin’in “20 yıl işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülmek sırası bize geldi” demesi hayli dikkat çekicidir. Özel TV’cilik çarpıtılarak emek-yoğun bölgelerdeki işçi oyları bile ANAP’a verilmişti. Ulus devletin çözülmesiyle oluşan yapı yerelde sivil inisiyatifleri açığa çıkardı ve sivil toplum kavramı da burjuvaziye özgü toplumsal örgütlenme biçimi olarak geliştirilmişti. 18.Yy’a kadar antik ve ortaçağ mülkiyetçiliğinden sonra burjuvazi için el üstünde tutulacak bir deyim olarak 12 Eylül’le birlikte Türkiye’de de bireyciliğin yaygınlaşıp itibar gördüğü bir ortamda sivil toplumcu kesilme bireysel özgürlükçü olmanın ve kendini göstermenin yegane ifadesi haline getirildi. Askeri tarih uzmanı Eric J. Hobsbawm’ın ifadesiyle İki dünya savaşı karanlığının ürünü olan post-modernistler 20.Yy’ın ikinci yarısından itibaren günah keçisi olarak sosyal devleti görmüşlerdi. Sosyal refah devletinden (sosyal demokratik) sonra kapitalizmin yeni politik aşaması ve liberalizm ile muhafazakarlığın bir sentezi olarak gelişen yeni sağ (yeni muhafazakarlık) ise eşitlik ilkesine devlet müdahalesini meşrulaştırdığı için karşı çıkarak özelleştirme ve deregülasyon yani kamu alanının daraltılmasını savunuyordu. Neo-con felsefenin bir başka temsilcisi olan Francis Fukuyama 2004’te kaleme aldığı “Devlet İnşası” adlı kitapta küçük devletlerin güçlendirilmesi ve yeniden yapılandırılması gerektiğini öne sürüyor ve bu görevin ABD’ye düştüğünü ima ediyordu. Devlet kavramı küreselleşmenin kuralları ve post-modernist politikayla bireyci-emperyalist amaçlı küresel odakların çıkarlarına uygun biçimde sosyo-kültürel değerlerini de içerecek düzeyde dönüşümü ifade ediyor, kamu idaresi (devlet bürokrasisi), kurumsal planlama, meşru siyasal sistem yaratma ve norm ile kültürel değerler ise devletin bileşenleri olarak yeniden yapılandırılıyordu. ABD’nin yeni dünya düzeniyle ilgili dış politikasının sosyo-kültürel boyutunu oluşturan neo-con’ların Leo Strauss, Albert Wohlstetter, Alan Bloom ve Irwıng Kristol gibi isimler bilinen stratejistleri, Paul Wolfowitz, Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Richard Perle vs. de günümüzdeki politik ve ideolojik önderleri olarak öne çıktılar. Dünya politikasının Hitler´in akıl hocası ile hukuk danışmanı ve daha sonra faşistlere iktidar yolunu açtığı için sonradan Anayasa Mahkemesi başkanlığına getirilen Carl Schmitt’in tilmizi Leo Straus’un etkisindeki bu aktörlerle 11 Eylül miladından sonra ABD ve pentagonizm (B.Saray, CİA) tarafından şekillendirileceği belli olmuştu. İngiltere ve ABD, sosyal adalete daha fazla önem veren Avrupa modelinin yerine uygulayacağı Anglo-Sakson modeli ile ulusal devleti parçalayacak, sosyal devlet piyasalara dönüşerek özek yönetimler yerine küresel sermayeye bağımlı yerel sermaye grupları, yerel bürokratlar ve onların örgütleri eliyle hazırlanan bir sivil yapılanma geçirilecektir...

Halkın her düzeyde devletin karar ve uygulamalarını etkileme eylemleri demek olan “siyasal katılma” demokrasiler için son derece önemli bir faktördür ve işlevlerinin başında, siyasal yöneticilerin ve toplumsal istemlerin belirlenmesi gelir. Siyasal katılımı bireysel siyasal katılım ve toplumsal siyasal katılım diye kategorilere ayırmak mümkündür. Siyasal katılım dar anlamıyla, siyasal sistem içinde halkın doğrudan ya da dolaylı biçimde yöneticileri seçimi ve kararları etkilemeyi amaçlayan eylemlerinin bütünü olup seçim yoluyla ya da etkin katılımla gerçekleşir. Etkin katılma çeşitli derecelerle kademe kademe (demokratik kitle örgütleri, yerel faaliyetler ve ulusal düzeyde) birtakım siyasi faaliyetlerle yerine getirilmektedir. R. A. Dahl, katılmanın ilgi, önemseme, bilgi ve eylem olarak dört boyutta incelenebileceğini savunmuştur. Siyasal olayları izleme derecesi "ilgi"yi, onlara verilen önem derecesi "önemseme"yi, onlarla ilgili olarak sahip olunan veriler de "bilgi"yi gösterir. Siyasal kararları etkilemek için gösterilen çabalar "eylem"dir. Böylece siyasal olayları izlemeden başlayıp, onları etkilemeye yönelik eylemlere kadar uzanan bir siyasal katılma yelpazesi oluşmaktadır. Siyasal katılma, yaş ve cinsiyet, aile, eğitim, meslek, gelir, yerleşme biçimi gibi birçok çapraz etkenin ürünü olarak ortaya çıkan bir tutumdur. Halkın siyasete katılması, "Halk Egemenliği" kavramının yaygınlaşması ve meşruluğun ölçütü olmasıyla gelişti. Günümüzde bir rejimin demokratikliği, halka tanıdığı siyasal katılma olanakları ile ölçülür hale geldi. Siyasal katılma yollarının açık bulunması, toplumsal gerilimi azaltıcı, yurttaşlık duygularını güçlendirici bir etken olarak görülmeye başlamış, bireye toplumda daha etkili olma olanağı sağlamıştır. Siyasal sistem bireylerin gereksinimlerini karşıladığı ölçüde meşrulaşır. Siyasal karar organlarını etkileyen eylemin içeriğini ise siyasal katılım düzeyi belirler. Bireyin siyasal etkinlik duygusu, isteklerinin siyasal sistem tarafından karşılanabileceğine duyduğu inancı ifade etmekle beraber, onun ne düzey bir siyasal katılımda bulunacağını da göstermektedir…

Devlet-iktidar ve birey arasında meşruiyet sağlanması toplumsallaşmanın önemli bir işlevidir. Toplumsallaşma, bireyin bir kimlik kazanma ve toplumla bütünleşmesi sürecidir. Siyasal toplumsallaşma ise bireyin siyasal sistemle ilgili görüş, davranış, tutum ve değerlerinin gelişmesidir. Toplumsallaşma, bireyin doğrudan etkileşimde bulunduğu aile, arkadaş gibi birincil (bireysel) ve bireyin dolaylı yoldan etkileşimde bulunduğu okul, işyeri, medya gibi ikincil (çevresel) faktörlerce oluşturulmaktadır. Günümüzün çevresel etmenlerinden biri olarak en önemli rol siyasal toplumsallaşmanın da başat aracı haline dönüşen medyaya verilmiş görünüyor. Burjuvazinin / devletin / sistemin ideolojik hakimiyetinin belki de en önemli aygıtı medyadır. Birey idealize edilmiş egemen ideolojiyi kitle iletişim aygıtı yoluyla aşama aşama benimseyerek bu etkenlerle yönlenip şartlandırılıyor. Siyasal sistem ve egemen ideoloji, Louis Althusser’in devletin ideolojik aygıtları (Ideological State Apparatus) olarak tanımladığı kurumlarda her gün yeniden ve yeniden üretilmektedir. Medya Althusser'e göre aile, okul, kilise, sendikalar gibi ideolojik devlet aygıtlarından biridir. Günümüzde Global medya -büyük sermayenin- kısıtlamalarıyla tekelindedir. Demokratik sistemin vazgeçilmez unsurlarından biri olan düşünce özgürlüğü ile sıkı sıkıya bağlı olan medyayı bir "ideolojik mücadele alanı" olarak gören Louis Althusser bu "ideolojik mücadele"'yi baskı aygıtları (ordu, polis, mahkemeler) ve ideolojik aygıtlar olmak üzere ikiye ayırır. Althusser’e göre devletin, biri baskıcı, diğeri de ideolojik olmak üzere, iki tür aygıtı vardır. Bunlardan baskıcı devlet aygıtı bir tane olup, kendisini şiddet yoluyla ha¬yata geçirirken, ideolojik aygıtlarda çoğulluk söz konusudur ve bunlar ideoloji yoluyla fonksiyon gösterirler. Althusser’e göre kamusal alanla özel alan arasındaki ayırım gerçek bir ayırım olmadığı, burjuva hukukuna özgü içsel ve göstermelik bir ayırım olduğu için özel alana aitmiş gibi görünen eğitim, basın, hukuk, sendika, kilise gibi kurumlar, açık ya da örtük, doğrudan ya da dolayımlı bir biçimde, devlet kurumları olarak iş görürler. Hakim sınıfın egemenliğini sürdürmesini güvence altına alarak, kapitalist üretim ilişkilerinin ve devlet iktidarının pekişmesine hizmet ederler. Althusser buradan yalnızca, tek bir sonucun çıktığını öne sürmüştür, o da burjuvazi ya da proletarya diktatörlüğü… Birincisi baskı ile iktidarın egemenliğini saptarken, diğeri rıza ile bu egemenliği sürdürür. Althusser baskı aygıtının tümüyle kamusal alanda zor kullanarak işlediğini, ideolojik aygıtının ise hem kamu hem özel alanda ideolojiyi kullanarak işlev gördüğünü ifade etmektedir.

Parti, toplumun bir bölümüdür, bir kesimidir, latince kökenli fransızca "parti" sözcüğü "parça" olarak farsçaya geçerek dilimize de oradan yerleşmiştir. Toplumların en belirli parti-bölükleri sosyal sınıflardır. Parti sistemini parti kökeni ve toplumsal yapı etkiler ve tarihsel-geleneksel özellikler belirler. Etken değişkenler ise ulusal gerçeklerle ideolojik ve sosyo-ekonomik yapıdır. Maurice Duverger “parti sistemleri ve seçim rejimi birbirinden ayrılmaz” demektedir. Siyasal rejimlerin niteliklerini parti sayılarıyla tanımlamak ve çoğulcu rejimlerin çok partili olduğunu ifade etmek güçtür. Örneğin Japonya’daki Liberal Demokratik Parti, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra iki tutucu partinin birleşmesiyle 1955'de kurulduğundan bu yana kesintisiz olarak iktidarda kalmış, Hindistan’daki Kongre Partisi de Nehru ailesi (Pandit Nehru, kızı Indra Gandi, torunu Rajiv Gandi...) üyelerinin önderliği ile sürekli iktidarda kalarak siyasal rejimin istikrarında rol oynayıp Duverger’in deyimiyle de "Egemen Parti" niteliği sergilemiştir. Yine geleneksel yapının ağırlığını koruduğu Afrika ülkelerinde çok partili sistem feodal yapıyı savunmak için bir kılıf olarak kullanılmaktadır. Çift partili sistemlerde de benzer biçimde iktidara aday rakip güçler sadece parti-içi yapı ile disiplini önplana çıkartır. ABD’de de bu durum mevcuttur ve 3. bir partinin salt çoğunluk kazanma olasılığı oldukça düşüktür. Tek dereceli oylamada seçmenler yönetenleri doğrudan seçerken iki turlu oylamada ikinci bir seçimle yönetenler sadece delegeler tarafından belirlenebilmektedir. İki dereceli seçimlerle ya da seçkinlerin belirleyerek kooptasyon yoluyla geldiği sistemlerde yöneticiler fiili oligarşiye yol açmaktadır. M. Duverger, tek turlu çoğunluk sisteminin iki particiliği desteklediğini veya üç partili bir siyasal sistemde güçlü ittifaklara yol açtığını ifade ediyordu; iki turlu çoğunluk sistemi ittifaklarla yumuşamış çok partili bir sistemi teşvik ediyor ve nispi temsil de bağımsız ve sert çok partili bir sisteme yol açıyordu…

Duverger’e göre siyasal yapıyı sosyal ve ekonomik etkenler seçim rejiminden daha fazla etkiliyor. Örneğin 1965 yılında AP ve CHP’nin aldığı toplam oy kullanılan genel oyun yüzde 80’i idi. Küçük partilerin hiç temsil edilemedikleri iki partili sistemde muhalefet partileri de iktidar partilerine göre eksik temsil edilmektedir. 1965’te uygulanan nisbi yöntemli seçimde baraj sözkonusu olmadığından küçük partiler de parlamentoya girebilmişlerdir. Türkiye İşçi Partisi de yüzde 3’lük oy oranıyla 15 temsilcilik elde etmiştir. Seçim tekniğinin etkisi ülkede uygulanan sisteme göre değişmekte hükümet kurmak için gerekli çoğunluk seçimden önce veya sonradan kurulan ittifaklar yoluyla sağlanmaktadır. Bazen diğer partileri desteklemek amacıyla seçimlere belli bölgelerden girilmez ya da bir parti listesine başka partilerden adaylar sokulabilir.
Günümüzde hukuksal eşitlik ve özgürlük, serbest seçim, siyasi partiler dışında demokrasi sözünden anlaşılan temel kavramlardan diğeri ulusal egemenliktir. Uluslararası platformda meşruiyeti (geçerliliği) tanınmış devletin asal unsurlarından ikisi olan ulus ile egemenlik, ülke yani belirli sınırlarla çevrilmiş bir toprak parçası unsuruyla tamamlayıcıdır. Ulus, egemenlik haklarına sahip olan (birlikte yaşama isteği duyan) insan topluluğunu, egemenlik ise ulusun kendisini (devletini) doğrudan doğruya seçtiği organlar aracılığıyla yönetmek hakkına ve gücüne sahip olmayı ifade eder. Yani devlet ulusun kendi kendini yönetmek için kurduğu bir siyasal mekanizmaydı yoksa salt egemenlik sağlamak için kurduğu bir organizasyon değil. Toplum sosyal bir olaydı ve devlet dayanışma duygusuyla doğan toplumun yararına olmalıydı. İktidarın ulusun bir arada yaşaması için temel bir hukuksal düzen sağlaması da gerekti ve anayasayla, devlet ile birey arasındaki ilişkiler düzenlenip bu işlev temsili demokrasinin organlarıyla bunları belirleyen seçimle birlikte yüklenildi. Siyasal ve sosyal bireylik yani yurttaşlık kavramıyla da birtakım hak ve yetkiler ile sorumluluklar ifade edilmektedir. Siyaset biliminin babası sayılan Aristo hak ve ödev konusunda denge sağlanması gerektiğini düşünmüş ve “Politika” adlı yapıtında ilk kez egemenlik olgusuna yervermişti. Demokrasinin beşiği Eski Yunan’da Atina demokrasisinin lideri sayılan Perikles’e göre siyasal iktidarla sitelerin işlerine katılmada eşitlik ve yasaların herkes için aynı olması gerekiyordu ama siyasal yaşama katılmada eşitsizlik yanında çiftçi bir halk olan Helenler arasında toprakların giderek bölünmesi sonucunda yurttaşların bile yoksullaşmasıyla sınıflı bir toplum ortaya çıkmıştı. Sonuçta belirli bir parasal güce sahip olmayan Eski Yunan vatandaşları bu haklarını da kaybettiler. Sınıflar arasında denge kurma çabası yasa kavramının güçlenmesine yol açmıştı. Roma Devleti’nde ise siyasal düşünceden çok hukuk öne alındı ve güçlü kutsanmış bir şef odaklı yayılmacı (expansiyonist) siyaset ile dünya hakimiyetinde Pax Romana (Roma Barışı) amaçlandı. Roma devlet hukuku yani gücüyle otorite (İmperium) doğu despotizmi örnek alınarak tesis edilmiş ve kuramsal olarak halkın sayılan egemenlik hakkı temsili olarak şefe devredilmişti. Hiç kuşkusuz bunda monarşiyi öven Eski Yunan düşünürlerinin de büyük payı oldu.
Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra barbar kavimler, Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde devletler kurdular. Krallar, Roma kanunları ile kendi geleneklerini birleştirerek yeni düzenlemeler yaptılar ve ülkelerini kontluklara, onları da daha küçük idari birimlere ayırdılar. Buralara barbar şeflerini atayarak bazı ayrıcalıklar verdiler. Kavimler Göçü'yle başlayan karışıklıkların etkisiyle büyük toprak sahipleri ve çiftçiler, hayatlarını devam ettirebilmek için güçlü kişilerin koruması altına girdiler. Halkın himayesi altına girdiği kişilere süzeren, himaye edilen halka da vassal deniliyordu. Senyörler, bağlılıkları karşılığında sahip oldukları toprağın işleme hakkını vassallara kira karşılığında verdiler. Feodalite egemenlik ve mülkiyetin özel bir örgütlenme biçimiydi ve temel özelliği siyasi bölünmüşlükle sosyal eşitsizlikti. Halk, çeşitli sınıflara ayrılmıştı. Ortaçağın derebeyleri (senyörler), topraklarında yaşayan insanların üzerinde mutlak haklara sahiplerdi. Her senyörün ayrı bir silahlı gücü ve kendi bölgesinde geçer kuralları vardı. Siyasal, sosyal ve ekonomik bölünmüşlük bireyler arasında dil, davranış ve dünya görüşü (kültür) bakımından da bölgesel farklılıklar doğurmuştu. İlk çağda birey site devletinin bir parçasıydı ve site-devlet her şeydi. Roma İmparatorluğu’nda sosyal koşulların ağırlığı dinin yayılmasını kolaylaştırdı. Hristiyanlık döneminde ise iki ayrı otoritenin, kilise ile kralın buyruğu altına girildi ve iktidar tanrının temsilcisine ait oldu. Hristiyanlık düşüncesi Avrupa’da dünyevi ve ruhani iktidar (Deuxglavies) olgusuna yol açmıştı…
Batı uygarlığı fikri temellerini antik Yunan, idari ve hukuksal temelini ise Romalılar üzerine kurdu ve her ikisi de birer azınlık demokrasisidir. Eski Yunan’da hiçbir hakkı bulunmayan metekler (yabancılar), köleler ve kadınların olduğu toplum düzeninde çoğunluğun oyları kararların meşruluğu için yeterdi. Atina sitesi siyasal katılımı iki önemli kurumda sağlamıştı. Bunlardan birisi 500’ler meclisi diğeri halk meclisi (Ekklesia) idi. İlki 30 yaşını bitirmiş 1 yıllığına seçilmiş yurttaşlardan oluşan yürütme organı diğeriyse 20 yaşını doldurmuş tüm yurttaşlardan meydana gelen yılın 35-36 gününde bir agorada toplanan yasama meclisidir. Kanunların yapılması ve iç-dış politikayla ilgili kararların alındığı bu organda sadece yurttaşlar temel egemenlik haklarını doğrudan kullanmış oluyorlardı. Romalılarda ise köleler, askerler, köylüler, rahipler ve soylular olmak üzere beş sosyal sınıf bulunuyordu. Roma hukukunun ilkeleriyle özel mülkiyete ilişkin yanı kapitalizme uyuyordu. Örneğin Fransa medeni kanunu Roma hukukunun hükümleri ve kurumlarıyla oluşturulurken, belediyeler Roma’dan esinlenilerek geliştirildi. Romalılar döneminde şehirler büyümüş mimarlık ve mühendislik alanında olağanüstü başarılar elde edilerek çarpıcı örnekler verilmişti. Günümüze kadar da ulaşan devasa antik yapılar, stadyumlar, agoralar, tiyatrolar, hamamlar ve büyük kütüphanelerin birçoğu Eski Roma dönemine aitti. İkinci dünya savaşından sonra dünya ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan bloklara ayrıldı. Sanayi kapitalizmiyle biçimlenen Batı dünyasına Eski Yunan Uygarlığına ait değerler Romalılar kanalıyla aktarıldı…
Feodal düzendeki tabakalaşma ise asiller, rahipler, köylüler ve serflerden oluşuyordu. Serflerin hiçbir hakkı yoktu. Sosyal düzende sonradan sahneye çıkan burjuvalar asillerin himayesinden ayrıcalıklı sınıflar arasında yeralmasını sanayi ve ticaretle uğraşırken zenginleşmeleriyle birtakım haklar elde etmelerine borçluydu. Feodalitenin hiyerarşik düzeni senyörün kendi toprakları üzerinde vasala hak tanıdığı fief sözleşmesiyle kuruluyor ve bu tür bir feodal ilişki temsili rejimin niteliğini de belirlemiş oluyordu. Buna karşılık vasal da curia (concilium)’da toplanarak senyöre görüşlerini bildiriyor, bazı masraflarını karşılıyor ve askeri konularda destek sağlıyordu. Feodal düzen ekonomik, sosyal ve hukuksal anlamda devlet birliği olmayan bir rejimdi ve bu siyasal örgütlenme şekli bütün Ortaçağ boyunca devam etti. Temsili rejimlerinin değişik olması İngiltere ile Fransa’da feodal hiyerarşinin farklı gelişmesi yüzündendi. Feodal düzen İngiltere’de kralın otoritesini güçlendirmek amacıyla, Fransa’da ise kralın çöküşüyle ortaya çıkmıştır. Fransa’da kral da dahil bütün senyörler eşitti. Hrstiyanlığın yaygınlık kazanmasıyla kurulan kilisenin de kendi içinde bir hiyerarşi vardı ve Eski Yunan dilinde “ekklesia” topluluk ya da birlik anlamına geliyordu…
Roma birliğinin temelleri devlet, kilise ve hukuksal düzenine dayanıyordu Kavimler göçüyle yıkılan Batı Roma İmparatorluğu’nun kültürüne kilise sahip çıktı. Çok uluslu bir devlet yapısına sahip olan Romalılar evrensellik ilkesini ulus ilkesinden üstün tuttular ve hristiyanlıkla katolik kilisesiyle beraber din de evrenselleşti. Romanın mirasına sahip çıkan kilise cismani iktidardan üstün sayarak başına da papayı getirdi. Rönesans Eski Yunan ve Roma kültürünü yeniden gün ışığına çıkartırken, buna karşılık Reform ise krala karşı çıkarları daha üstün gelen ve zenginleşen kilisenin siyasal birliğini bölüp otoritesinin sarsılmasına yol açmıştı.
Ortaçağın ekonomik faaliyeti tarıma dayanıyordu. 11. Yy’da ticaret ise gelişti. Bu işle uğraşıp müstahkem kalelerde (burg) yaşayan sınıfa “Burgensis” adı verildi. Köyden kent ekonomisine geçildi ve toplumsal yaşamın merkezi kentler oldu. Komün ve çevresi (köyler) pazar için yeni ekonomik ilişkiler geliştirerek bir bütün oluşturdu. Serveti meydana getiren metanın üretim biçimi bunu üretenler arasında işbölümüyle uzmanlaşma ortaya çıkartarak korporasyon ya da lonca (juranda) da denilen topluluk rejimini geliştirdi. 11.Yy’dan itibaren başlayan haçlı seferleriyle doğunun gizemli dünyasına başlayan yolculuk ticaret burjuvazisinin gelişmesini hızlandırdı. Dinsel motiflerle süslü bu merak aslında ekonomik temelliydi. İtalya’daki gibi güçlü ticari birlikler oluştu. 12. Yy’dan itibaren ilk kez fuarlar kuruldu, 13.Yy’da para ile kredi ticareti yapan bankalar ve ilk borsalar (Brugge, Anvers, Londra) da ortaya çıkmıştı. Mülkiyet sistemi Roma hukukuna benzemeye başladı. Feodaliteyle konumlanan mülkiyet artık merkezileşmeyle beraber bölgelerde toplanacaktı. Burjuva sınıfı ise toprağa bağlı üretimle ilgili olmayan fakat ticaretle zanaatkarlık yoluyla piyasaya üretimini (meta) birleştirince çok gelişmişti. Dinsel merkezler meta üretimiyle büyürken ticarete dayalı burjuvazi yeni üretim araçlarıyla birlikte savaş gücünü de ele geçirip sosyal yapısı değişerek sınıf olmuş ve yönetimde de hak iddia etmeye ve kendi çıkarları için demokrasi ile özgürlük fikirlerinin öncüsü olmaya başlamıştı. İlk temsil organı olan Etats Generaux Fransa’da toplandı, İngiltere’de ise parlamento oluşacaktı…
15. Yy’da barut ve topun kullanılmasıyla feodalite yıkılıp mutlak krallıklar güçlendi. Denizcilik geliştikçe keşiflerle birlikte dünyanın sınırları da büyüdü. Matbaanın bulunması, yazının icadıyla başlayan insanlık tarihinde yeni bir dönüm noktası olmuş, bilgi yaygınlaşmıştı. Avrupalılar gemicilikteki ilerlemeler ve pusulanın kullanılmaya başlanmasından itibaren deniz aşırı keşiflerle yeni kıtalara yerleştiler. Böylece küreselleşme denilen sürecin ilk aşaması başlamıştı. Sömürgeciliği başlatanlar İspanyollar ve Portekizliler oldu. Papa 9. Alexander Portekizlerle İspanyollar arasındaki uyuşmazlıklara set çekmek için 1493’te dünyayı bir boylam çizgisi ile bu iki ülke arasında paylaştırdı ve Meksika’yla Peru’daki ileri uygarlıklar yerle bir edildi. Daha sonra Fransız, İngiliz ve Hollandalılar da sömürgeciliğe başladılar. Fransızlar sömürgecilik yarışına İspanya, Portekiz ve Venediklilere karşı Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşarak, Hollandalılar ise Portekiz yönetimini ele geçirip katıldılar. Sömürgecilik meta türlerini değiştirdi ve bazı Avrupa kentlerinde (Leipzig, Frankfurt, Lyon) panayırlar kurulmaya başladı. Meta bollaşması burjuvazinin işine yararken, 16. Yy’ın ilk yarısından itibaren bu yeni sınıf kıymetli madenler ve ticaret mallarının Avrupa’ya getirilmesiyle daha da güçlendi.
İspanyollarla Portekizlilerin maden ticaretine güvenip üretimi ihmal etmeleri sonucunda ekonomileri çöktü. Buna karşılık Batı Avrupa ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan gelişerek üstünlüğü ele geçirmişti. Bağımsızlaşarak soyluların sınıfına katılmaktan vazgeçen ticaret burjuvazisi sınırlarını korumak ve daha fazla gelişmek için ulus devletlerin gelişmesine ihtiyaç duydu. Hümanist akım gelişmiş rönesans Avrupa’da bireyi öne çıkarmıştı. Fransız ihtilali feodalitenin bütün kalıntılarını ortadan kaldırdı, kilisenin üstünlüğü de ulus-devletle son buldu.
17.Yy’a kadar Avrupa’da egemen olan yönetim biçimi mutlak monarşiydi ve monarşiler burjuvaziyi özgürlüğe kavuşturdu. Burjuvalar Fransa’da siyasal düşünce tarihine damgasını emekçilerle birlikte vurdu. 18.Yy’da İngiltere’de de toprak soylularıyla kurulan ilişkiyle giderek siyasal liberalizmin kuralları geçerli hale geldi ve parlamenterizm kuruldu. Yetkileri sınırlanan kralların parlamenter rejimlerin cumhurbaşkanlarından pek bir farkları kalmadı. Fransızca "parler" (konuşmak) sözcüğünden gelen parlamento, başta krala danışmanlık yapan soylular ve yaşlılardan oluşan bir kuruldu. Magna Carta ile birlikte bu kurul süreklilik ve temsil niteliği kazandı. Hem aristokrasinin yani toprak soylularının, hem de tüccar ve esnafın temsilcilerini barındırmaya başladı. Daha sonraları tamamen sınıfsal nitelikli iki meclise ayrılarak toprak soylularını temsil eden "Lordlar Meclisi" ile burjuvaziyi temsil eden "Avam Meclisi" olarak ikiye ayrıldı. Burjuvazi sonunda ayaklandı ve kralı idam etti. Yeni kral ülkeden kaçmak zorunda kaldı. İki gruplu mecliste hazırlanan 1689 tarihli “Haklar Yasası” (Bill of Rights) burjuvazinin gücünü arttırmıştı. Böylece parlamentoda yasa yapma yetkisi elde edildi ve parlamento üyeleri serbest seçimle belirlenecekti. Parlamento çatısı altında mutlak bir ifade özgürlüğü olduğu kabul edilmişti ve kimse, parlamentoda ileri sürdüğü görüşlerden dolayı yargılanamayacaktı. Kral parlamentonun izni olmadan vergi ve asker toplayamayacak, yasal kurallara uymadan hiç kimse tutuklanamayacaktı. Lordlar Meclisi'nin yetkileri de Avam Meclisi'ne geçtikçe, krallık görünümü altında bir siyasal demokrasi ortaya çıkmış oldu.
ABD’de de İngiltere’ye karşı bağımsızlık kararı alınmış, İngiltere’ye karşı bir araya gelen bağımsızlık yanlıları John Locke etkisinde bütün insanların doğuştan eşit ve özgür olduklarını ifade eden Thomas Jefferson’ın kaleme aldığı bağımsızlık bildirisini 4 Temmuz 1776’da kabul etmişti. 12 Haziran 1776’de ise Virginia halkının temsilcileri ilan ettikleri Haklar Bildirisi’nde, iktidarın kaynağının halka ait olduğunu kabul etti. Siyasi iktidar bundan böyle toplum yararına çalışacaktı. Bildirinin beşinci maddesiyle yasama, yürütme ve yargı organlarını birbirinden ayıran kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsendi. Yöneticiler serbest seçimlerle iş başına gelecekti. ABD bildirgeleri İngiliz rejiminin aristokratik ve monarşik unsurlarını bütünüyle yok etmeyi amaçlıyordu. Ancak İngiliz devrimiyle birlikte onu etkilemesine rağmen Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi kadar evrensel bir nitelik kazanamamıştır.

İngiltere’de parlamenterizmin gelişmesinin ardından ilk siyasal kadro partileri ortaya çıkmış, temsil düşüncesi de yavaş yavaş gelişmeye başlamıştı. Whig'ler ve Tory'ler diye anılan, sonradan Muhafazakar Parti ve Liberal Parti haline dönüşen ilk partiler aslında "komite"ler şeklinde örgütlenip parlamentoda kadrolar oluşturmayı amaçladı ve politik etkinlik sürdürdü. Daha önceleri kral yardımcılarının toplandığı küçük oda anlamına gelen “kabine” böylece 19.Yy’dan itibaren genel politikanın yürütülmesinden sorumlu olacak bağımsız bir oluşuma dönüşmüştü. Tarıma dayalı kırsal sosyal düzenin yerine imalata dayanan komün ekonomisine geçilince yeni toplum yapısının gerektirdiği reform niteliğindeki kanunlarla beraber oy hakkı da genişlemiş, işçilere ilk örgütlenme hakkı tanınmıştı. Siyasal liberalizm ve demokrasinin kuralları İngiliz parlamenterizminin izlerini taşımaktadır.

Fransız Devrimi kiliseye ve geleneklere bağlı olan mutlak monarşik yapıyı yıktı. 9 Temmuz 1789’da toplanan soylularla ruhban kesimlerinin dışında kalan halkın meclisi “Tiers Etat” (üçüncü sınıf) kurucu millet meclisi adını almış, derebeyleri ile gerici sınıfların ayrıcalıklarını ortadan kaldıracak yeni bir anayasa hazırlamak üzere çalışmalarına başlamıştı. Kralın ulusal meclisi dağıtmak amacıyla Paris’e askeri birlikler göndermesi üzerine 14 Temmuz 1789’da ayaklanan halk önce siyasal mahkûmların hapsedildiği zulüm ve istibdad simgesi olan Bastille hapishanesini, arkasından da aynı zamanda yeni bir belediye kurarak Paris’in yönetimini ele geçirmiştir. Bu hareket Fransa’nın diğer bölgelerine de yayılarak Belediye Devrimi adını alır. 4 Ağustos’ta derebeylik ve kilisenin aldığı vergiler kaldırılır, memuriyete atanmada eşitlik ilkesi kabul edilir. Eşitlikçi bir toplumun kurulması yolunda Fransa’da ilk adımlar atılır. 28 Ağustos 1789’da Fransız İnsan ve yurttaş Hakları Bildirisi’ni ilan edilir. Kurucu Meclis’in ilan ettiği İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, İngiliz belgelerinin tersine hak ve özgürlükleri yalnızca Fransız yurttaşları için değil bütün insanlar için tanımıştır. Bundan dolayı da evrensel bir karakter taşır. Aydınlanmanın ilk basamaklarından birisi olan Rönesansla burjuvazi toplumun diğer kesimlerini de arkasına alarak mevcut siyasal yapıyı alt üst etti ve bilimin, tekniğin, sanatın gelişiminin önü açılınca toplum siyasal ve düşünsel anlamda yeni bir döneme girdi. Siyasal (liberal) demokrasinin doğuşunda, tanrısal kökenli egemenlik anlayışının yerini halkın egemenliği anlayışının alması da rol oynamıştı. Egemenliğin kökeniyle ilgili bu değişiklik ise, büyük ölçüde laikliğin yerleşmesiyle, kilisenin etkisinin azalmasıyla gerçekleşmişti. Feodal düzeninin yıkılmasına neden olan gelişmeler, aynı zamanda siyasal (liberal) demokrasinin oluşumunu da hazırladı ve siyasal demokrasi liberalizmin ilkelerine uygun bir şekilde gelişme gösterdi. 24 Haziran 1793’te ilk Fransa Cumhuriyeti anayasası kabul edildi. Fransız Devrimi’nin kazanımlarını aristokrasiden gelebilecek gerici hareketlere karşı korumak isteyen Jakobenler genel oy, mülkiyetin genişlemesi, herkese açık eğitim, sosyal yardım gibi konuları ele aldılar. Fransız sosyalist düşünür Jean Jaures’in deyimiyle Fransız devrimi geniş anlamda burjuva ve demokratik, İngiliz devrimiyse dar anlamda burjuva ve muhafazakardı. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik (egalite, liberte, raternite) kavramlarının bütünü olarak özetlenebilecek temsil demokrasisi dünya halklarının gündemine Fransız burjuva devrimiyle girmişti. Alman tarihçi ve romantik düşünür Johann Gottfried von Herder’in halkların kendine özgü folklorik öğelerinin oluşturduğu millet ruhu (volksgeist) diye adlandırdığı kavramdan yola çıkılarak geliştirilen Self Determinasyon yani halkların kendi yazgılarını belirleme hakkı da halkın iradesine dayalı ulus-devlet anlayışıyla gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu 1830’da Yunanistan’a bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı ve ilk darbeyi yedi. Sırayla 1830’da Belçika, 1870’de İtalya, 1871’de Almanya ve 1920’de de İrlanda doğdu. Arkasından Sırbistan, Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk’ta Osmanlı Devleti’nden koptu. Bu kopuşlar 1918’de yıkılışına kadar sürdü. 18. Yy’da Avrupa’da başlayan endüstri devrimi moderniteye yeni bir yön verdi. İkinci küreselleşme aşaması ile birlikte kentleşme giderek artarken ekonomik ve sosyal ilişkiler değişik bir durum aldı. Bu dönemin sonucu da iki büyük dünya savaşı ile paylaşım ve çıkar çelişkilerinin su yüzüne çıkması ve yeni sömürü düzeninin uluslar arası siyasal alanda emperyalizm olgusuyla karşılığını bulmasıydı. İki büyük sanayileşme dalgasından ilkinde önemi artan demir-çelik üretilmesi için maden kömürünün bulunup kullanılmasını gerektirirken meta üretiminin hız kazandığı ve teknolojinin doruğa çıktığı ikincisinde petrol ihtiyaç duyulan enerji kaynağı olarak bir stratejik değer haline dönüşmüştür. Maden kömürü bakımından oldukça zengin İngiltere ile Almanya emperyalist savaşların ikisinde de karşı karşıya gelmişlerdi. Ulus-devlet kurma akımlarının gelişip kapitalist devlet biçimlerinin ortaya çıkmasıyla Almanya’nın yanında yer alan patrimonyal ve çok uluslu devletler, Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanacaktı.
Serbest girişimcilik ve bireycilikten yana olan burjuvazi kapitalist sistem için gerekli gördüğü zamanlarda bireysel özgürlüklerin ve bireyin kâr peşinde koşmasının önündeki engelleri ve eski hiyerarşileri ortadan kaldırarak bu ihtiyaca en uygun ulus-devlet yapısını devreye sokmuştu. Tarihsel süreçte toplumbilimsel bir olgu olarak ulus-devlet, feodal karakterdeki bir siyasal düzenden merkeziyetçi özellikleri ağır basan bir siyasal düzene geçişti. Ulus-devlet kavramı insanların kendi kaderlerini ulusal politik mekanizmalar ve kurumlar çerçevesinde belirleme fikrini de ifade etmekte idi. Küreselleşme ise ekonomik etkinliklerin uluslararası nitelik kazanmasıyla çok boyutlu bir süreci işaret eder ve küreselleşmeciler ulusal düzeyde birey ile devlet arasında bir tampon alan oluşturarak devletin egemenlik alanını küresel aktörlere açmak, birey açısından da egemen bir özne olarak ulus egemenliğini sınırlamanın yollarını arayarak yerine bireyle çok uluslu şirketlerin egemenliğini koymak istemektedir. Ulusal devletler ve egemenlik döneminin bitirilmesine ilişkin görüşler ileri sürülürken bir yandan yerelleşme talepleri yükseltilip yerel otoritelere yetki devri öngörülmektedir.
9 Kasım 1989’da Berlin duvarının yıkılması soğuk savaş döneminin bitişini simgeleyen ilk olaydı. 21 Kasım 1991’de Sovyetler Birliği’nin hukuken dağılmasıyla başlayan Anthony Giddens, Roland Robertson, Immenauel Wallerstein gibi teorisyenlerin dünya sistemi ve kapitalist küreselleşme yaklaşımlarıyla ifade edilen süreç ilk kez “Yeni Dünya Düzeni” deyimi ile aynı yılki Körfez Savaşı sırasında Bush’un ağzından duyurulmuştu. Küreselleşmenin üçüncü boyutunda tek kutuplu dünyanın uluslar arası ilişkilere bakışı güçlü savaş ve silah teknolojisiyle destekli sömürü biçimi ve işgal planı içeriyordu. Filistin’e örülen “utanç duvarı”ysa hem daha uzun hem daha yüksekti…
Burjuvazinin çıkarlarına uygun olarak şekillenen ulus devletler ekonomik ve teknolojik gelişmelerle beraber emperyalizmin geldiği noktada yeni güç odaklarınca uluslar üstü çıkarlara göre yeniden yapılandırılmaya başlandı. Çünkü aydınlanma çağı ile beraber feodal-ümmet toplumunun liberal-millet toplumuna dönüştürülmesiyle oluşan ulusal devletin korumacı üniter yapısı emperyalizm için giderek bir engel haline dönüştüğünden parçalanması gereken bir hedef konumuna gelmişti. Dünya Bankası, IMF, NAFTA, AB hatta BM gibi bütünleştirici örgütleri devreye sokan burjuvazi liberal kapitalizmi kurumlaştırmak ve çok toplumlu devletler kurmak gibi stratejiler geliştirmeyi amaçladı. Bunun sonunda gelinen neoliberal devlet anlayışı yerellik (subsidiarite) ilkesi üzerine kurulan yönetişimci iktidar yapısını esas aldı. Yerelleşmiş yönetimle üniter yapının merkeziyetçilik ilkesi çerçevesinde kalıp yerel yönetimlere idari yetki devri yerine siyasal gücün aşağıdan yukarıya iktidar paylaşımı temelinde yeniden düzenlenmesi (federalizm) hedeflenmiştir. Bu aşamada ulus-devlet alttan yukarıya doğru aşınmakta ve etnik ayrışmalar derinleşip farklılaşma yaratmaktadır. Küresel aktörlerin rol oynadığı "özerklik", "demokratiklik" ve “özelleştirme” gibi söylemlerle ileri sürülen sahte reform yasalarının altından çıkacak sonuç ise ulusal'dan koparılıp küresel sermayeye bağlanarak bir kar alanına dönüşen kamusal alanlarda bireylerin gereksinmeleri yerine küresel sermaye için kar alanına dönüşen yerel alanlardı.
Küreselleşme literatürünün David Held, Andrew Hurrell, Ngaire Woods gibi bilinen yazarları liberallerin küreselleşmenin esas olarak teknoloji ve özel birimlerin kararlarıyla geliştiği iddiasında olduklarını belirtirler. Herkese eşit oy hakkı verilmesi, refah devletinin kurulması ve ulusçu meşruiyetin baskın hale gelmesi, tarihsel olarak aşağı yukarı aynı zamanda ulus-devlet anlayışıyla ortaya çıkmıştı. Ancak sınıflı toplum yapısı bu haklarla kalkmamış sadece sınıf atlamayla ilgili sorun ve egemenlik biçim değiştirmişti. 90’lı yıllara gelindiğinde modern üretim biçimiyle demokratik muhalefetin yerini 1979’da Thatcher, 1981’de Reagan ve Türkiye’de de 1983’te Özal gibi isimlerle simgeleşen neo-liberal ekonomik politikalar ve parçalanmış muhalefet almıştı. Dünyada ve Türkiye’de bu gelişmelerin politik sonuçlarının başında yükselen milliyetçilik dalgası geliyordu. Yükselen milliyetçiliğe paralel bir süreç olarak gösterilen ulus-devletlerin çöküş sürecinde ön plana çıkan ise emperyalist amaçlı çok uluslu şirketler oldu. Sosyalist Blok sonrası ortaya çıkmış devletlerle birlikte ulus- devletleri küçülterek işlevlerini azaltıp ekonomik politikalarını denetlemek ve yönlendirmek için 80’lerin sonunda yani küreselleşmenin üçüncü aşamasında yeni finans kaynakları arayan hegemon güçler İMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası kurumlarla dünya ekonomisinin daha önceden ayrışmış durumda bulunan parçalarını da bir araya getirerek küresel çapta çalışan bir ekonomi oluşturmak istemektedir. Yabancı sermayenin eline geçen ulusal kaynaklar ise bu planın bir parçasıdır.
Birleşmiş Milletler ile Dünya Bankası'na göre yerelleşme (desantralizasyon) yetkilerin topluma devrini ifade eden bir süreçtir, fakat özelleştirme olarak bilinen bu kavram özel sektöre devri içermektedir. BM’nin 1992’de Rio de Janeiro'da yapılan Çevre ve Kalkınma Konferansı sonrasında oluşturulup Dünya Bankası tarafından da desteklenen Yerel Gündem 21 Projesi kapsamında kurulan kent konseylerine ısrarla özel sektörün paydaş olarak çağırılması örneği bu tanıma uyan bir uygulamadır. Böylece neo-liberalizmin küresel örgütlerince geliştirilen yerelleşme süreci devlet içi bir hareket olarak kamu kudretinin devletten sermayeye yetki aktarılması olarak anlaşılması gerektiğini göstermektedir. Türkiye’de dış borçların nerdeyse tamamına yakını yerel hizmet kuruluşları tarafından kullanılmaktadır. Türkiye’de de AB dayatmalarıyla hazırlanan neo-liberal reform yasaları kapsamında bu amaçlar doğrultusunda yerel yönetimlere yetki dağıtarak devlet bütçesi ve personel politikası gibi alanlarda merkezi devlet yapısının değiştirilmesi amaçlanmaktadır. Devlet reformu başlığı altında tanımlanabilecek yapısal değişiklik kamu personel reformu, kamu bütçe reformu, yerel yönetimler reformu ve kamu yönetimi reformunu içermektedir. Kamu personel reformuyla günümüzde yerel yönetimlerdeki gibi sözleşmeli personel sistemine geçilerek memurluk statüsünün tümüyle tasfiye edilmesi istenirken, eğitim ve sağlık gibi devlete ait temel hizmet alanlarının özel sektöre pay edilmesi düşünülmektedir.
Burjuvazinin bugünkü ideolojisi olan neo-liberalizmin kullandığı yönetişim (governance) kavramıyla yerleştirilmek istenen düşünce merkeziyetçi yönetim anlayışı yerine grup olarak fikir geliştirme eylemini geçirmek ve daha çok burjuvazinin finanse ettiği ve egemen olduğu siyasal partiler de dahil sivil toplum kuruluşlarına yer vermektir. Sosyalizm, demokrasiyi bir sınıfın kendi içerisindeki bireylerin yaşama düzeni olarak görür ve burjuvazinin iktidarında burjuva sınıfı kendi içerisinde demokrat iken ezilen sınıfa karşı despotizmi savunur. Marksistlere göre bugünkü koşullarda asıl güç ilişkisi ve kavga “sermaye ile sermaye” arasında cereyan etmekte ve egemen sınıfların sömürülen sınıflar üzerinde egemenliğini sürdürmeye yarayan bir baskı aracı olarak devlet içerisinde etkinlikleri göz önüne alındığında bu tür örgütlenmelerin rollerinin temelde varolan kapitalist sistemden etkilenerek sadece bağımlı ilişkiler geliştirebildikleri şeklindedir. Ortak menfaatler etrafında birleşen grupların politika sürecinde oynadıkları role dikkatleri ilk defa 20.Yy’ın başlarında ABD’li siyaset bilimci Arthur Bentley çekmişti. Arthur Bentley’e göre çıkar gruplarının yönlendirdiği grup hareketleri siyasetin temel kaynağıydı. Daha sonra Bentley’i izleyen başka yazarlar konunun üzerine eğilmişler ve yaptıkları gözlemlerden bir genellemeye giderek bütün siyasal olayların çeşitli gruplarca iktidar merkezleri etrafında yürütülen faaliyetler ile açıklanabileceği görüşünü ileri sürmüşlerdi. “Grup teorisi” olarak bilinen bu görüş politikayı sadece grup faaliyetlerine indirgemesi ve onun diğer yönlerini ve unsurlarını ihmal etmesi bakımından eleştiriye açıktır. Baskı grupları, siyasal partiler gibi bir siyasal güç olarak kabul edilmekte fakat siyasal partilerin tersine iktidarı ele geçirmek amacını gütmeyen bir örgüt olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir tanıma göre baskı grupları ortak menfaatler etrafında birleşen ve bunları gerçekleştirmek için siyasal otoriteler üzerinde etki yapmaya çalışan örgütlenmiş gruplar olarak ta tanımlanabilir. Türkçeye Latince “civitas” (kent) kökünden “civis” ve yurttaşa ait anlamına gelen “civitis” sıfatından türetilmiş “yurttaş toplumu” demek olan sivil toplum terimi bireyleri asıl siyaset alanı olan siyasal iktidar mücadelesinden dışlamakta ve alıkoymaktadır. DKÖ yerine 90 sonrası STK kavramının tercih edilmesi ise söylemin kitleleri dışlayan burjuva ideolojisinin etkisiyle biçimlendirildiğinin açık bir göstergesidir. Devletle ilgili ayrılmaz unsurlar olan egemenlik ve iktidar kavramı ancak halkın demokratik-politik örgütlenmesi olarak siyasal partide temsil edilmektedir.

Siyasal düşünce toplumsal yaşamın bir yansımasıdır. Birey kişiliğini toplumsallaşma denilen olgunun ışığında toplumsal ilişkilerle bulur ve bireysel mutluluk toplumun mutluluğu içinde değer kazandıkça gerçek mutluluk düzeyini yansıtır. Bu aşamada siyasal iktidarın kaynağı ve kullanılış biçimiyle ilgili yanıtlanması gereken sorular yine egemenliğin aidiyetiyle ilgili insana ilişkin devlet-birey bağlamında vurgulanması gereken temel ideolojik sorunlardır. Yerleşik toplumlarla birlikte siyasi toplum (devlet) ortaya çıkınca sosyal ilişkilerle birlikte servet ve mülkiyet anlayışı gelişip devreye merkezi bir baskı aracı olan siyasal iktidar girmişti. Egemenliğin üç temel unsurundan söz edilebilir. Bunlar, emretme gücü, para gücü ve zor kullanmadır. Emretme gücü hukuk kuralları koymak şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal yaşamı düzenleyen hukuk kuralları devletin egemenlik yetkisinden kaynaklanmaktadır. Para kudreti ise para basmanın yanısıra vergiler ve diğer mali yükümlülükler koymak, bütçe yaparak kamusal harcamaları bu bütçe doğrultusunda harcamak yetkisini içerir. Zor kullanma ise, Devletin iç ve dış güvenliğini sağlamak, korumak için silahlı kuvvet bulundurma, gerektiğinde bu gücü kullanma yetkisini ifade eder. Kişisel mülkiyetle paranın üstün bir değer haline geldiği yerde sosyal adalet ve mutlulukla ilgili anlayış sarsılmıştır.

İlk çağlardan itibaren tanrı merkezli olan egemenlik giderek daha çok sayıda bireyi temsil eden insan topluluklarına (sınıf) aktarılmıştı. Eski Türklerde “kut” sözcüğüyle adlandırılan siyasal iktidarın yetkilerini tanrıdan aldığı varsayılmış ve iktidar kaynağını yeryüzüne indiren kavram töre olmuştur. Eski Yunanlılar ise siteyi yani devleti tanrının Helenlere bir lütfu olarak görerek barbarlardan onları ayıran bir özellik saydı. Romalılarla kurumlaşan dinsel iktidar hristiyanlık düşüncesi yoluyla tanrının yeryüzünde hükmetme hakkını kiliseye tanımıştı. Romanın yıkılmasıyla din devletine (teokratik yapı) yol açıldı ve egemen sınıfları temsil eden hükümdarla kilise mülkiyet hakkıyla beraber siyasal iktidarı da paylaştı. Hıristiyanlık ahit (antlaşma) düşüncesiyle kutsal bir sözleşme inancını yaydı. Aziz Thomas gibi halkın doğrudan doğruya yöneticilerin seçimine katılması yerine seçkinci ve sınırlı bir iktidarı savunanlar kralın tanrıdan gelen gücü halk adına kullandığını söyleyerek sözleşme anlayışını ortaya attılar. Kur’an’a (Nsa suresi) göre de devletin esası ülülemre (devlet reisine) itaate dayanıyordu. İslami toplumsal düzene uyan Osmanlı Devleti’nde merkezi otoriteye yukardan örgütlenmiş bir bürokrasi egemen kılınmıştı. İngiliz hümanist yazar Thomas More bilinmeyen bir ülkeye ilişkin Yunanca “topos” (yer) sözcüğüne olumsuzluk öneki eklenmesiyle türetilen Ütopyası’nda yoksul ve küçük çiftçilerin kentlere göçettiği 15 ve 16. Yy’da sosyal değerlerin değişip yıkılmasına işaret ederek eşitlikçi bir toplum yapısı önerir ve mülkiyet hakkı toplumun temeli oldukça en kalabalık ve yararlı sınıfın yoksulluk, açlık, umutsuzluk içinde yaşayacağını ısrarla belirtir.

Siyasal düşünce tarihinin başından beri özünü oluşturan egemenlik kavramına siyaset terminolojisi içinde sistematik olarak ilk kez yer veren Jean Bodin olmuştur. İlk olarak Fransa Kralı 5.Charles tarafından “yüksek otorite-superior judge” olarak kullanılan egemenlik kavramı Jean Bodin döneminde, Latincede “majestas” kavramına karşılık gelmekteydi. Bodin, 1576'da yayınlanan “Cumhuriyet Üzerine Altı Kitap” (Six Livres de la Republi¬que) adlı yapıtında iktidar ve onun ayrılmaz parçası olarak kabul edilmiş egemenliği, ülke üzerinde yaşayan bütün insanlar, bütün vatandaşlar ve tebaa (uyruklar) üzerinde, kanunla kısıtlanmayan latince “superanus”tan gelen Fransızca'daki karşılığı “souveraineté” sözcüğüyle en yüksek iktidar olarak tanımlamıştı. Niccolo Machiavelli’nin amaca giden her yol (araç) mübahtır şeklinde geliştirdiği politik düşünceyle iktidar kavramı güce dayandırıldı. Milli egemenlik kavramıyla demokrasi dolaylı yoldan sınırlanmış oluyordu. Thomas Hobbes 1651 yılında yazdığı kitapta mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti Tevrat ve İncil’de kötülük temsilcisi olarak adı geçen bir su canavarıyla (Leviathan) tasvir etmişti. Devin (devletin) bir elinde kılıç, diğer elinde ise başpiskoposluk sembolü bulunmaktadır. Hobbes’e göre iktidar biçimi bireylerin güvenlik içinde yaşamasını sağlayan mutlak monarşi idi. Hukukun kaynağı ise devletin iradesiydi. Bireyler sözleşmeyle hak ve özgürlüklerini tek taraflı olarak üçüncü bir varlığa yani egemen güce bırakmış oluyordu. Siyasal toplum ve egemenliğin kaynağının insanların yaptıkları bir sözleşme olduğunu savunan bir diğer düşünür de Haklar Yasası’nın imzalanmasında rol oynayan John Locke’tu. 1690’da yazdığı Hükümet Üzerine İki İnceleme (Two Treatise on Government) ile insanların başka insanlar üzerinde üstünlük kurma hakkının doğal olduğu savunuluyor ve otorite kurma hakkı üstün ve yetenekli insanlara tanınıyordu. Parlamentoda Whig'ler arasında yeralan Locke bu görüşüyle liberal bireyciliğin de babası sayılacaktır. Kendisi de bir soylu olan Charles-Louis Montesquieu’in siyaset bilimine ve kamu hukukuna kazandırdığı en önemli ilke ise kuvvetler ayrılığı (seperation of powers)’dır. Montesquieu 1748 yılında yayınlanan “Yasaların Ruhu Üzerine” (on the spirit of laws) adlı yapıtta batılı demokratik sistemin temellerini ortaya atmıştır. Montesquieu'ye göre insanlar tarafından seçilen hükümet (temsili cumhuriyet) en iyi hükümet biçimiydi ve güç gücü sınırlayarak insanların özgürlüğü de sağlanmış olacaktı. Fakat demokrasi ilkeleri konusundaki inançlarına karşın insanların eşit olmadığına inanan bu düşünür köleliği onaylamıştır. O’na göre egemenliğin sahibi küçük bir azınlık olan soylulardır.

Sosyal ve siyasal güçler arasında denge kurmaya çalışan Montesquieu’e karşılık aklın egemenliğini savunan Jean-Jacques Rousseau toplumsal yaşamı doğal yaşam kadar özgür kılacak bir sistem aramıştır. Varlıklı ve yoksul ayrımının ortaya çıkmasına karşılık servet eşitliğinin mutlak olamayacağını düşünen Rousseau iktidarın kullanılması yönünden halk egemenliğini savunuyordu. Çünkü Rousseau’ya göre üretim tekniği geliştikçe mutlu yaşam son bulmuştur. Egemenlik anlayışının gelişiminde temel taşlardan biri olan halk egemenliği kavramı sınırsız (doğrudan) demokrasi anlayışının da temel kaynağı olup birey iradelerinin ayrı ayrı hukuki değer taşımalarını ifade etmekteydi. 1789’da toplanan Etats Generaux’ta halkı temsil ettiğini öne süren vekillerden birisi olan Emmanuel Joseph Sieyès ise anayasa hukukuna millet (ulus) kavramını soktu. Tıpkı Montesquieu gibi temsilcilerin seçmenler karşısında bağımsız olmalarını savunan Sieyès, aktif-pasif vatandaş ayrımı yaparak burjuvazi karşısında gelir düzeyi düşük bireyleri ikinci sınıf yurttaş durumuna indirgeyerek burjuva egemenlik düzenini hukukileştirmiştir. Montesquieu gibi soylu bir aileden gelen Alexis de Tocqueville de küçük bölgelere idari özerklik tanınarak siyasal özgürlük (katılımcı demokrasi) sağlanabileceğini ileri sürmüş ve kitle örgütleri yoluyla demokratik kültürün geliştirilebileceğini savunmuştur. Bir başka düşünür John Stuart Mill ise hedonizmin (faydacılık) 19.Yy’daki kuramcılarından birisi olarak çoğunluğun azınlığa hükmetmesine karşı azınlığı koruma ve mutluluğunu sağlama (utilitarizm) görevini devlete vermiştir.

Ulusal egemenlik teorisinin temsile dayanması, Fransız ihtilali döneminin koşullarıyla açıklanmaktadır. 1921 tarihli TC “Teşkilatı Esasiye” Kanunu Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenlik anlayışını kesin olarak ortadan kaldırmış ve millet egemenliği prensibini getirmiştir. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu şeklindeki hüküm 1921 sonrası tüm anayasalarımızda yer almaktadır. 1921 Anayasası ve cumhuriyetin ilk anayasası olan 1924 Anayasası, egemenliğin kullanılmasında tek yetkili organ olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kabul etmiştir. 19.Yy’ın siyaset alanının bütün düşünürleri gibi günümüzde de siyasal mücadele devlet ve egemenlik çerçevesinde otorite, eşitlik ve özgürlük gibi konular üzerinde verilmektedir. Demokratik bir hukuk devletine geçişi simgeleyen bu süreç demokratik ilkelere dayalı devlet sistemlerinin gelişmesine yaramıştır. Böylece hukuk kurallarıyla ulusal ve uluslararası alanda sınırlandırılmış, bu bakımdan keyfi uygulamaların olmadığı, meşruiyetini halktan ve evrensel hukuk normlarından alan, temel insan hakları ve hürriyetlerini koruyan ve geliştiren, çoğunluğun yanında azınlığın haklarını da eşit şartlarda kullanabildiği bir anlayış ifade edilmektedir. Günümüzde hukuk devletiyle ilgili en geçerli tanımı Rudolf Von Gneist yapmıştır. Hukuk devletini güvence altına almak için anayasayla kamu hak ve özgürlüklerinin düzenlenmiş olmasını yeter saymayıp uygulamada değer kazanmasını etkin bir denetim sistemine (yönetsel yargı) bağlayarak tanımlamıştır.

Endüstri devrimiyle üretim sosyal bir nitelik kazanmış, sermaye ve emek merkezileşmişti. Girişim özgürlüğü ve bireycilik gibi ilkeleri savunan burjuva kapitalist sistem sosyal eşitsizlikleri yeniden geliştirdi. Bodin egemenlikle önce yasa yapıldığını sonra da yasalarla ulusal sınırlar içinde her şeyin yapıldığını söylemektedir. Örneğin sağlık, eğitim gibi alanlarda kilisenin hâkimiyeti kalktıkça modern yapılanma devlete dönüşmüştü. Ulusal sınırlar içinde tüm hayatı içeren bu işlevlerle devleti tanımlama imkânı bulundu. Oysa artık bu işlevlerin önemli bir kısmının devletin olmayabileceği, örneğin onun küçültülebileceği ileri sürülüyor. Fakat o zaman da gerçek bir yapılanma olarak devlet ve bu işlevlerle beraber düşünülebilen devlet kavramı anlamını yitirmiş oluyordu. Böyle bir süreç, ulus devlet yerine dayatılan sivil toplum kavramının neyi karşılayabileceği sorusuyla ulusal sınırlar içindeki bir uygulamayla ulus ötesindeki bir yasa odağı arasında kurulacak ilişkiyi akla getiriyordu. YDD olarak anılan ve kavramların içleri boşaltılarak yeniden doldurulduğu bu süreçte egemenlik kavramına ilişkin ulus devlete de yeni bir meşruiyet ilişkisiyle siyasî-hukukî bir yenilik getiriyor Ulus egemenliği esas alınarak örgütlenen ulus-devlet bu nedenle küreselleşmeyle birlikte tartışılan kavramların en başında geliyor…

Sermaye için STK’lar bulunmaz bir nimet haline gelmiştir. STK’lar toplu pazarlık yapmaz, grev yapmaz, daha fazla ücret, sosyal hak talep etmez, aksine devletin sosyal işlevlerini yüklenir. Böylece, sosyal harcamaların finansmanı için vergi ödemesine gerek kalmadığı gibi bütçeden kendisine daha fazla teşvik alabilir. Siyasal İslam’ın savunucuları için de STK’lar bulunmaz bir nimet olmuştur. Çünkü islam’ın “hayır kurumları” ile STK’lar rahatlıkla özdeşleştirilebilir. Bu anlamda da cemaat düzeni üzerinden işleyen tarikatlar, bir anda “çağdaşlaşıp” STK olarak AB’ye uyumlu kurumlar haline gelebilir. AB fonlarından ziyadesi ile faydalanıp güçlenerek siyasal hedefleri doğrultusunda önemli bir adım daha atmış olurlar. Özetle, AB’ye uyum sürecinde Türkiye’nin kapitalist sisteme entegrasyonunu sağlamak amacıyla desteklediği STK’lar, Türkiye’de sermaye kesimi ile siyasal İslam’ın çıkarlarını ortaklaştırmaktadır (Yrd. Doç.Özgür Müftüoğlu)...

Siyasal partiler burjuva ideolojisi kapitalist sistemde farklı grupları temsil etmekle beraber iktidar mücadelesinin örgütlenmesinde de sosyal sınıflar için politik birer araç ve konaktır. 1960'lar dünya kapitalizminin içe kapalı Türkiye’ye "ticarî emperyalizm" modelini dayattığı bir dönemdi. Dışa kapalı bir ekonomide iç pazarın sömürülmesi için, önce iç pazarın geliştirilmesi gerekiyordu. İkinci dünya savaşından sonra kapitalist dünyada uygulanan sosyal politikalara uygun biçimde bu tarihlerde Türkiye'de de küçük çaplı sosyal politika programlarıyla yeşeren emekçi kesimleri göstermelik örgütler içinde yönlendirme aşaması yaşandı. Sosyal devlet de aslında emekçi yönetimlere karşılık kapitalizmin kriz döneminde ortaya sürdüğü bir formül oldu. 1980'lere gelindiğinde dünya kapitalizminin yürüyüş çizgisine uygun olarak, Türkiye'de de ticarî sömürü ve kapitalistleşme sürecinde oluşan borçların ödenmesi ve finansal kapitalizmin beslenebilmesi için tekelci burjuvazinin iç piyasa ve emekçileri baskılaması gerekiyordu. Kapitalist sistem 1980 ve globalizm sürecine 68’de bunalıma yol açan pazar alanlarının daralması ve kar oranlarının düşmesi gibi faktörleri yeniden aşarak ulus devletlerin egemenlik alanlarını sermaye ve malların serbest dolaşımına elverecek, emek ve ham madde kaynaklarına en ucuz şekilde sahip olmasını sağlayacak şekilde yeniden düzenleyerek ulaşmıştı. Liberalleşme (serbest piyasa ekonomisi) ile devlet finansman ve üretim alanlarına müdahale etmeyecek, ulusal pazar küresel ekonominin sömürüsüne tam anlamıyla açılacak ve böylece tekelci burjuvazi de krizden çıkarılacaktı. ABD’nin başı çektiği emperyalizmin hegemonyası altında bulunan çarpık kapitalizmin ürettiği bunalımların derinleşmesi sömürücü sınıflar arasındaki çıkar çatışmasını keskinleştirmişti. Derinleşen ekonomik krizin bedelini halk kitlelerine yüklemekte uzlaşan egemen sınıf büyük bir iç mücadeleye girdi ve alabildiğince küçük gruplara bölündü. Türkiye oligarşisi yani işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ilk girişimi ise kendi içinde daha birleşik olduğunu varsaydığı merkez sağın iki partisiyle (ANAP-DYP çatısı altında) birleşecek egemen kesimler arasında bir uzlaşma aramak olmuştu. 18 Mart 1999 seçimlerinden sonra kurulan ve IMF'ye bağlanmış halk karşıtı politikalar yüzünden itibarını kaybetmiş ANAP-DSP-MHP koalisyon hükümetinin alaşağı edilmesiyle devletlerin yeniden yapılanma sürecinde görev bu defalık AKP hükümetine devredilmiştir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde yüzde 35 oy alan AKP meclisteki sandalyelerin yüzde 66'sını kazanarak uzun yıllardır hiçbir partiye nasip olmamış bir çoğunluğa ulaştı. ABD’nin çıkarları için 1960-70’li yıllarda ortaya atılan, 1980’lerin sonunda geliştirilen programın uygulanması için bünyesinde korunan unsurlarla AKP en uygun yapıydı. “PNAC” (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) adlı neo-con küre planı kapsamında pazarın kontrolü için yerelleşmenin hızlandırılması hedeflendi. Bu da yerel pazarların kapitalist sisteme daha da açılması demekti. Ilımlı İslam politikasıyla tarikatlara destek veriliyordu. Sovyetler birliği’nin çöküşünü hazırlayan askeri stratejistler tarafından yürütülen projeyle emperyalizmin yeni sağ (liberal-muhafazakar) felsefesi Tayyip Erdoğan’ın politik danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “muhafazakar demokrasi” programıyla da Büyük Ortadoğu Projesi’nin stratejik bir ürünü olarak Türkiye’de devreye sokuluverdi…

Sosyal ve ekonomik çıkarları doğrultusunda çatışıp kendi içinde bölünen sömürücü sınıfların siyasal yansımaları özellikle tekelleşememiş sanayi burjuvazisi içindeki parçalanma ve içsel ittifak girişimleri biçimindedir. Günümüzdeki tüm düzen sınırları içindeki siyasal ilişkilerin temelini bu parçalanma ve girişimler oluşturmaktadır. 1950'lerden itibaren uygulanan yeni-sömürgecilik yöntemlerinin ortaya çıkardığı kapitalist gelişme sürekli emperyalizme bağımlı bir dizi yeni yatırım alanları ortaya çıkarmıştı. Özellikle ABD emperyalizmi, ilk dönemde, bir yandan işbirlikçi-tekelci burjuvaziyi geliştirip güçlendirirken, diğer yandan da sömürücü sınıf ve tabakalarla olan ittifakını sürdürdü. Bu işbirlikçilik 1965’teki seçimlere de yansıyınca Demirel yönetimindeki AP’nin tek başına iktidar olmasını sağlamıştı. Türkiye’deki geri üretim ilişkilerinin, feodallerin ve büyük toprak sahiplerinin politik temsilcisi olan DP’nin uzantısı olan AP bu sınıfla birlikte tekelci burjuvazinin siyasal temsilcisi konumuna geçmişti. Zaman zaman AP içinde görülen kaynaşmalar, tekelci burjuvazinin kendi iç çelişmeleri veya sanayicilerin tarım kesimi ile sanayicilerin ticaret kesimi arasındaki çelişmelerinden kaynaklanmaktaydı. İşte bu seçim sonucunun temelinde, emperyalizmin tüm sömürücü sınıf ve tabakalarla kurduğu ittifak yatmaktaydı. Küçük ve orta sermaye yatırımlarıyla ortaya çıkan yan sanayiler 1960 sonlarında palazlanmaya başlayan yeni bir kesime yol açtı. Bu kesim, giderek kendini diğer küçük ve orta sermaye kesimlerinden ayırarak başlı başına tekelleşememiş sanayi burjuvazisi olarak 1980’lere taşınmıştı. 1980 yılına gelindiğinde MSP tüccarlar ve dinci orta burjuvazinin temsilcisi olarak ortaya çıkacaktı.

Türkiye’de burjuvazi (kapitalistleşme) ilki 1950’li yıllarda DP ve Menderes hükümetiyle diğerindeyse 1980’lerin ortasından itibaren ANAP ve Özal’la gerçekleşen iki dönemsel sıçrama yaptı. 12 Eylül koşullarında siyasal yasaklarla oligarşinin oluşturduğu "uzlaşma"nın ürünü olan ANAP, giderek kendi bünyesinde tekelleşememiş burjuvazinin güçlendiği bir parti oldu. Aynı yıllar monetarist Milton Friedman ve Friedrich August von Hayek gibi serbest piyasa düzeninin felsefi savunucularını baş tacı eden ve tüm liberal ülkelerde rastlanan “New Right” akımının (İngiltere ve ABD’deki liderleri Margaret Thatcher ile Ronald Reagan) Türkiye Şubesi eski MSP’li Turgut Özal da 80'lerin tamamen depolitize edilmiş, okumayan, merak etmeyen gençliğinin, talancı sermaye sahiplerinin bir numaralı idolü haline geldi. Amerikancı cuntanın desteklediği ve onun kurduğu ANAP’la oligarşinin çıkarlarının temsilciliği sürdürülmekle birlikte, tekelleşememiş burjuvazinin önemli bir kesiminin etkinliği arttırılmış ve bu kesimlerin çıkarlarının savunulduğu ve sözcüsü haline gelen bir siyasal parti oluşturulmuştu. 12 Eylül'ün ürünü olan holdinglerin temsilcilerinin ağır bastığı parti görünümü kazandıktan sonra ANAP içinde siyasal olarak kendini ifade eden tekelleşememiş sanayi burjuvazisi de emperyalizmle olan ilişkilerinin boyutlarına göre kendi içinde değişen ölçülerde bölünmüş durumdaydı. 1980 sonrasında uygulanan ekonomi-politikalar ve ülkenin emperyalist metaların açık pazarı haline getirilmesi, kaçınılmaz olarak, oligarşi dışında yeni çıkar gruplarının ve sömürücü kesimlerin ortaya çıkmasına neden olacak, 1990 yılından itibaren, emperyalist metaların yoğun olarak ülke içi pazarına girmesi ve ülke içinde yatırıma yönelmesiyle değişik emperyalist ülkelerin etkileri daha da belirginleşecekti…

Oligarşi dışındaki sömürücü sınıflar da kendi içlerinde önemli çatışma içinde bulunan onlarca fraksiyona bölünmüştü. CHP bünyesinde ortaya çıkan ve kendisini CHP-DSP ayrışması olarak ifade eden bölünmenin temelinde, kendisine "liberal burjuvazi" de diyebileceğimiz orta sermaye kesimleri ile 12 Eylül sonrasında farklılaşan küçük-burjuvazi içindeki ayrım yatmaktadır. CHP de "Liberal burjuvazi" diye tanımlanabilecek orta sermaye ve küçük burjuvazinin bir siyasal temsilcisidir. TC’nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi, aynı zamanda CHP'nin de ilk kongresi olarak kabul edilir. CHP'nin kuruluşu burada filizlenir. CHP için "Devlet kuran parti" tanımlaması bu nedenle yapılmaktadır. Partinin 10 Mayıs 1931’deki 3. kurultayında ilk kez tüzükten ayrı olarak bir de program yapılarak "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik", "Laiklik" ilkelerinin yanı sıra "Devletçilik" ve "Devrimcilik" ilkeleri tüzük ve programına girmişti. Böylece partinin simgesi haline gelen "Altı Ok"la 6 ilke belirlendi. Parti tüzüğüne konulan maddelerle parti ile devletin kaynaştırılması yoluna gidildi. 18 Haziran 1936’dan 29 Mayıs 1939’daki kurultaya kadar geçerli olmak üzere parti genel başkan vekili İsmet İnönü'nün yayınladığı genelgeyle hükümetle partinin birleştirilmesi kararı uygulamaya sokulmuştu. İçişleri Bakanı'nın parti yönetim kurulu üyeliğine alındığı ve genel sekreterlik görevinin verildiği, illerde parti il başkanlıklarına il valisinin getirildiği belirtilmiştir. 8 Haziran 1943’teki 6. Kurultay ise CHP'nin tek parti döneminde yaptığı son kurultaydı. 2 Ocak 1946’da DP’nin kuruluşu Celal Bayar tarafından yapılan basın toplantısıyla açıklanmıştı. 10 Mayıs 1946’daki 2. olağanüstü kurultayda ise parti genel başkanı ve cumhurbaşkanı İsmet İnönü yaptığı kurultay konuşmasında yeni seçim kanununun yasalaşmasından sonra seçimlere gidileceğini belirtip "serbest seçim hedefimizdir" demişti. 21 Temmuz 1946’da sonuçları çok tartışılan ve CHP’nin zaferle çıktığı çok partili dönemin ilk genel seçimi yapılmıştı. 17 Kasım 1947’daki 7. kurultayda “Genel Başkanlık Divanı” kaldırılarak yerine kurultayca seçilen 40 üyeli "Parti Divanı" getirilerek 12 kişilik Genel Yönetim Kurulu'nun Parti Divanı arasından seçilmesi uygulamasına gidilmiştir. Cumhurbaşkanlığı ile CHP Genel Başkanlığı'nın aynı kişide birleştirilmesi uygulamasına yeni bir biçim verildiği gibi Genel Başkanın, Cumhurbaşkanı kaldığı sürece, başkan olarak bütün yetkileri kurultay tarafından seçilen genel başkan vekiline devretmesi hükmü de tüzüğe konulmuştu. Böylece Genel Başkan Vekilliği parti içinde çok önemli bir konuma getirilmiştir. 14 Mayıs 1950 seçimleri CHP'nin 27 yıllık iktidarının da sonu olmuştu. DP oyların yüzde 53,3'ünü alarak 408 milletvekili çıkardı ve tek başına iktidarı ele geçirmişti. CHP’nin 8. Kurultayı 29 Haziran 1950’de 14 Mayıs sonuçlarının etkisi altında gerçekleştirildi ve parti tüzüğünde önemli değişiklikler yapıldı. Genel başkan vekilliği kaldırıldı. İnönü'nün önerisiyle, genel sekreterin kurultayca seçilmesi, Parti Divanı üyesi sayısının 40'dan 30'a indirilmesi benimsendi. Kurultay'da İnönü, 488 oydan 487'sini alarak yeniden genel başkan seçildi. 1966’da CHP Genel Sekreterliği'ne seçilen Bülent Ecevit 1972'de İsmet İnönü’den CHP Genel Başkanlığı'nı devraldı ve CHP içinde ortanın solu görüşünün öncülüğünü sürdürmeye başladı. CHP-MSP koalisyonunun da başbakanı oldu. Ecevit’in “Dindar insanlarımızın, şeriatçi partilerin kucağına koşmamasını sağlayacak sol bir partiye ihtiyaç her zaman vardır” şeklindeki söylemiyle aynı doğrultuda sahiplenilen görüş CHP’yi giderek merkez partiye dönüştürüp Baykal’ın “Anadolu Solu” kavramıyla yeniden egemen olacaktır. 1985 yılında kurulan DSP 18 Nisan 1999 seçimlerinden yüzde 22 oyla birinci parti olarak çıktı. DSP’ye mensup bir milletvekilinin (Erdal Kesebir) partisinin varlıklıların partisi olduğuna dair tartışma ise ihracına kadar vardı. Aynı tarihlerde Sosyalist Enternasyonal’in Paris’teki 21.kongresinde İngiltere İşçi Partisi lideri Tony Blair’in enternasyonal sözcüğünün başındaki sosyalist kelimesini “orta sol” olarak değiştirme teklifi cazip gelmese de revizyonizm tarihinde ilginç bir gelişme olarak kalacaktır…

(devamı var...)

Tamer Uysal

Tepkiniz Nedir?

Beğen Beğen 0
Beğenme Beğenme 0
Sev Sev 0
Komik Komik 0
Vay Vay 0
Üzgün Üzgün 0
Kızgın Kızgın 0