ŞİİR HEVESLİLERİNE MEKTUPLAR / HAKLI BİR ALINGANLIK*

Merhaba Sedat, Benimkinden de sitem yüklü iletini okudum. Okudum, hüzünlendim. Okudum, üzüldüm. Sanal ortamın sahteliğinin azizliği midir bilmem ama, ikimizin de birbirini yanlış yorumladığı birçok nokta var. Bunlara ayrı ayrı değineceğim.

Mart 31, 2011 - 05:02
 706
Bana, keşke telefonda doğrudan sitem etseydin, demişsin. Haklısın da, ben de haksız sayılmam. Gecenin bir vaktinde huzurunu bozmak, uykunu kaçırmak istemedim. Alınganlık göstereceğini biliyordum çünkü. Fakat, ben bunları sana, ha telefonda söylemişim, ha sonradan iletiyle; ne fark eder? Arkandan konuşmadım, başkasına aktararak dedikodu etmedim ya, gene senin yüzüne söyledim.
1.
Okuyan/okumayan üniversite mezunları meselesi şu: Herhalde ben anlatamadım. Benim açımdan insanlar, (üniversite) diplomalılar ve diplomasızlar diye ikiye ayrılmazlar. Okulların en yükseğinden, yüksek lisanslardan, doktoralardan geçmenin bile, benim gözümde ve gönlümde hiçbir değeri yok. Bak, sana daha enteresan bir şey diyeyim mi: Diplomalara, helâ deliğine tıkılması gereken nesneler diye bakmışımdır çokçası. Ben, insanları, diplomalarının, onlara, hele emeksizce edinmişlerse onları, kazandırdıkları kariyerlerine göre sınıflandırmam.

Dünyayı, yaşamı ve insanlığı yorumlama ve algılama kültürlerine göre değerlendiririm. Kişi, ömrübillah okul kapısı görmemiştir ama, kültürce ve insanlıkça derya-denizdir, yanında prof. unvanlılar bile solda sıfır kalır. (Kültür dedimse, bunu sakın ola, modernist ve/ya postmodernist kültürlenmelerle ve kültür akımlarıyla karıştırma. Ben, kültür derken, kültürü de kuşatacak bir fenomenolojiyi; daha temelci bir “irfani” (“tefekkür yüklü") oluşumu, süregiden bir düşünsel-duyarlıksal akışımı işaretliyorum. Böyle tanıdıklarım var. Öte yandan, Avrupalarda, Amerikalarda güya okumuş; ama sap gitmiş, saman gelmiş şahıslar da tanıdım, biliyorum.

O halde, o cümlede demek istediğim şuydu: Üniversite mezunu olmak, kültürel-sanatsal-felsefi yönlerden sıfırda kalmanın üstünü örtemez. Okul yüzü görmemiş insanları, kitaplardan ve dergilerden beslenmezlerse, bir ölçüde hoş görebiliriz; çünkü onların bu millete maddi bir borcu yok hiç olmazsa. Milletin parasından kesilen vergilerle okumadılar çünkü. Ama biz (ben, sen, vd.) öyle miyiz? Biz, milletin alınterinden damıtılmış paralarla okuduk; yüzyıllardır sürüm sürüm süründürülen, ezilen-düzülen, tarihsiz ve talihsiz bırakılmış bu halkın okullarında. O yüzden, üniversiteden mezun olduktan sonra, okumazsak, diplomayı bir süs eşyası, dekoratif bir nesne gibi, insanlara hava basmak için, duvara asmaktan başka bir şekilde kullanmazsak; hem ana-babamıza, hem de halkımıza ihanet etmiş oluruz. Öyle ya, bizi bu halk okuttu ise, ona olan maddi ve manevi (gönül) borcumuzu, son kör kuruşuna ve son damlasına kadar ödemekle yükümlüyüz. Ödemezsek, bu dünyada kimse sormaz bunun hesabını bizden; ancaaak, bilgeler bilgesi Sokrates’in “daimonion” dediği o “iç-ses”, o “vicdan” var ya, günü gelir o sorar işte ve çok ağır ödetir bedelini.

Sonra, o cümleyi sarf ederken, benim sana, "sen zırcahil bir üniversite mezunusun" demek istediğimi nereden çıkardın? Senden çekiniyorum zannetme sakın. Kıvırtmacaya, kandırmacaya seğirtmiyorum. Zırcahil bir üniversite mezunu değilsin; ne var ki, kültürel atılımlarla genişlemek eğiliminde ve ereğinde biri de değilsin. Yeterince okumuyor, düşünmüyor, gözlemlemiyor; devenin hörgücünde biriktirdikleriyle yetinmesi kabilinden, bir şeyler yazmaya çalışıyorsun sonra. Sözcüğü sözcük değil, imgesi imge değil; yıvış yıvış, yapış yapış yığıntılar üretiyorsun sonuçta. Seri hâlde hem de. (Nicelik-nitelik meselesi üstüne, fazlasıyla konuşmamış mıydık? Geçiyorum). İnanıyorum ki, sen de beğenmiyorsun onları; gelgelelim, dünyanın en zor uğraşısıdır, insanın kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi ve hesaplaşması! Çeşitli vesilelerle vurguladığım "eleştiri-özeleştiri kültürsüzlüğü" dediğim olgu, tastamam budur. Bir şey değil deme sakın, bu gidişle, kendine saygını yitirirsin. Ama şurasını yadsıyamayız ki: okumadığımızda, sen veya ben, her kim olursa olsun, zırcahilliğe doğru yelken-yepelek koşuyoruz demektir. Yanlışsa dediğim, yanlış de bana.
2.
Alıngansın, diyorsun. Doğrudur, alınganım, inkâr edecek değilim. Gel gör ki, "haklı bir alınganlık"tır benimki. Durduk yerde, hakkım olmayanı elde etmek için asla alıngan olmam. Ayrıca, odun gibi duygusuz ve vurdumduymaz olmaktansa; alıngan ve kırılgan bir insan olmayı, milyon kere tercih ederim. Alıngan-kırılgan olmayan kişilerin, insaflı, hakkaniyetli, dürüst, romantik, duyarlı olabileceklerini hiç sanmıyorum hem. Öyleleri olsa olsa, mal-mülk düşkünü, bu dünyaya tapınan, zavallı birer “narsistik yaratık” olabilirler ki, onlara acımaktan başka, elimden hiçbir şey gelmez.
3.
Son yazıştığımız gece, "ben herkesle iletişimi kestim ve o gece sadece sana odaklandım" diyorsun. Senden, herkesle iletişimi keserek, salt bana odaklanmanı isteyen kim? Megalomaninin, böbürlenmenin bu raddesini bana uyarlayabiliyorsan, aşk’olsun sana! Dediğim şudur özcesi: Sana ben beş adım atmışsam, sen de bana üç adım yaklaş, en azından üç adım. Ötesini tercümeye kalkmayayım da, seni "karacahil" yerine koyduğumu düşünme sonra! Bu durum, zorla yapılan bir iş olduğu için, benim canımı sıkmaya yetiyor işte. İletişimin/etkileşimin güzellik kazanması, bunun böyle olması gerektiğini "senin çıkarsaman"la mümkün, "Benim uyarılarım"la yaşadığın değişime, ben değişim diyemem. Değişir gibi görünmektir o, değişmek değil; bunun için ki sevinemem. Bir davranış, birisi dediği için değil, kalpten ve gönülden neşet ederse, onun tadına o zaman doyulmaz işte. Zorla, uyarıyla oluşan davranışlarsa, düşünsene, ne kadar tatsız-tuzsuzdur. İlişkimizin boyutu, diyorsun. Sadece benim sorunum değil bu. Bir ilişki, en az iki kişiyle bir anlam kazanır. Sempati, giderek empati kıvamına bürünür, böylelikle vücutlanır; bir enerji, bir sinerji dalgası oluşturur. Bütün bunları benden daha iyi bilmelisin sen.
4.
Bu mektupta şiire dair hiç söz etmediğimi de, düşünme, n'olursun! Şiir, her yerde.

Esen kal.

-Bünyamin Durali

(*): Sincan İstasyonu, Ocak 2010, Sayı: 29)