Şirince Ana Sayfa - Şirince Haber - Şirince Kart - İletişim

Açılış sayfanız yapın Sık kullanılanlara Ekle Bize Yazın Sitede Aratınız Sirince_TV İçimizi Acıtan 19 Gerçek! http://arsiv.sirince.net/images/on/10.png  Dayanışma için yıldıza tıklayınız. Devrimci Siteler i ziyaret et
Polis cinayetlerine son! 
Home Ana Sayfa Downloads Dosya İndir Downloads Forum Forums Radyo - Sohbet Sohbet Your Account Hesabm
Ana Menü
 Şirince Menü
 Tanışalım
 Şirince'den
 Oda TV'den 
 Şirince Damar
 Seçmeler
 Şirince Arşivi
 Devrimci Basın
 Bağlantılar
 Konuk Defteri
 Şirince'ye Yaz
 Hosting  
 Şirince Hosting
 Şiir
 Şiirler Anasayfa
 Şiir Ekle
 Bütün Şiirler
 Şair Listesi
 Şair Ekle
 Açıklamalar
 Yazarlar
 Alev Kutluözen
 Ali Solmaz
 Ayhan Tırıç
 Bülent Tekin
 Esen Yel
 İlhan Büyükcebeci
 İsmail Karayılan
 Mahmut Halil Can
 Mürüvvet Yılmaz
 Necmi Otçu
 Nurettin Kurtuluş
 Onur Çağlar
 Sibel Özbudun
 Tamer Uysal
 Temel Demirer
 Turgay Delibalta
 Turgay Usanmaz
 Yavuz Kalkan
 Okuyalım  
 Aşk / Sevgi
 Devrim Tarihi
 Eleştiriler
 Genel Kültür
 Efsaneler
 Sağlık
 Gülelim
 Kadın
 Haberler
 Kitap Tanıtımı
 Şirince'den
 Aşuremiz
 Ansiklopedi
 Eğlence
 Resim, Fotoğraf, E-Kart
 Ayrıntılı E-Kart Sitemiz
 Oyunlar
 Üyeler
 Hesabım
 Mesajlarım
 Üye Listesi
 Şirince Grup
 Paylaşalım
 Tavsiye Et
 MİNİ SOHBET
 İstatistikler
 En iyi 10
 Anketler
 Genel İst.

Şiirlerimizden
· yani sevdan hayata gülümsemek (9600)
· YÜREK ÇAĞRISI (6801)
· Bekle Beni (5789)
· Hasretinden Prangalar Eskittim (5554)
· UNUTMAK YOK (5518)
· Mezopotamya (5066)
· SİTEM (4964)
· Veda (4551)
· YÜREĞİN ÜŞÜDÜĞÜ GÜN (4537)
· HAYAT (4523)
· Beş Satırla (4436)
· AŞKLA SANA (4277)
· Şair İşçidir (4106)
· Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var (3957)
· DUVAR (3797)

Sitemizde toplam şiir:1632

Son eklenen ya da
son değişen şiirler
· Hazan Vakti (136)
· MAHUR İZMİR (115)
· Öğretmenim (459)
· Biraz Şiir (583)
· Benim Sevdam (1258)
· Olsa(m) (1024)
· SİZ AŞKTAN N'ANLARSINIZ BAYIM? (1347)
· Bazen (1089)
· Sokak Çocuğu (1070)
· Sen Gidersen (1334)
· Denizim (1214)
· onlar yarattı cehennemi (1301)
· kuş sesleri sevdanın habercisidir (1931)
· Cemal Süreya (1785)
· Çocuk ve Masal (1515)

Siteye toplam hit
Şu ana kadar
14437880
sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: Mart 2001

Müzik Dinle



Bağlantılar
Toplam Site: 196
Toplam Kategori:7
Toplam Ziyaret:100124

 İsmail Beşikçi..
 www.AhmetKayaFan.n..
 Kızıl Can Yıldız..
 Sol Yayınlar Onlin..
 Turkish Language L..
 Oyunlarla İngilizc..
 Türkçe Dersleri..
 Serkan Engin'e ait..
 Gnoxis..
 Toplum Düşmanı..
 TSİP..
 Evrim Teorisi..
 olhayat..
 Paylaşım Radyo..
 Ortak Paylaşım..

 usanmazlar.....
 'Yasak Site'..
 Kızıl Bayrak..
 --Ozan Rap--..
 ÖzgürOkul.Org..
 yeni özgür haber..
 Yürüyüş..
 Milliyet..
 Fanatik..
 Eski Şirince..
 Halkın Sesi TV..
 Alevi Forumu..
 Anarsi.org..
 Evrensel..
 Kürdistan Devrimci..

IP bilginiz
Merhaba, Misafir
ip: 54.158.208.189
ispniz: amazonaws.com
Server: compute-1

Site Analiz
Top-Ten Countries visiting Şirince Paylaşım

1 COM COM
2 unknown unknown
3 NET NET
4 Turkey Turkey
5 Germany Germany
6 Russian Federation Russian Federation
7 Netherlands Netherlands
8 Switzerland Switzerland
9 ORG ORG
10 Belgium Belgium

View MS-Analysis

Hava Tahmini
İstanbul Ankara
İzmir Antalya
Adana Bodrum

MARKSİZM VE KADINLARIN KURTULUŞU[1]
Yazar: Sibel Özbudun“Kadının, erkeğin egemenliğinden
kurtuluş derecesi,
özgürlüğün en temel göstergesidir.”[2]

“Marksizm ve Feminizmin Mutsuz Evliliği”; Heidi Hartmann’ın 1979’da yayınladığı makalesinin başlığı buydu. Bu makalenin yayınlanmasından bu yana, Marksizm’e yönelik feminist eleştiri, aşağı yukarı aynı argümanları öne sürmektedir. Şöyle özetlenebilecek argümanlar:

- Marksizm, cinsiyet körüdür. Çünkü Marksizm, iktisadi-sınıfsal sömürü üzerinde odaklanır. “Kadın sorunu”yla ilgilendiği durumlarda, kadın(lar)ın iktisadî sistemle ilişkisi üzerinde durur; kadın-erkek ilişkilerindeki eşitsizliği daha kapsamlı bir sömürü ve tahakküm bağlamı içerisine yerleştirerek ikincilleştirir.

- Marksizm özünde kapitalizmin eleştirisidir. Onun için aslolan iktisadî-siyasal kategorilerdir. Toplumsal cinsiyet rollerinin biçimlendiği psikolojik ve/veya kültürel örüntülerle pek az ilgilenir.

- Siyasal eylem stratejisi olarak Marksizm, feminizmi -kabul ettiği ölçüde- kendisine tabi kılar, ikincilleştirir. Kadınların kurtuluşunun önkoşulu, emekçilerin sömürücü sisteme karşı verdiği mücadeledir. Kadınların üzerlerindeki cinsiyetçi tahakkümden kurtulmalarının koşulları ancak sosyalizmde gerçekleşebilir. Bu nedenle kadınların önceliği, erkek egemenliğine değil, sınıfsal sömürü ve tahakküme karşı verilen mücadele olmalıdır.

- Oysa, bir cins -ya da daha doğru deyişle bir toplumsal cinsiyet kategorisi- olarak kadınların ikincil konumunun müsebbibi, kapitalizm değil, onunla girift bir ilişki içerisinde olan patriyarka/ataerkidir, yani “erkekler arasındaki, maddi bir temeli olan ve hiyerarşik olsa da, onların kadınlar üzerinde hâkimiyet kurmalarını sağlayacak dayanışma ve karşılıklı bağımlılığı da yaratan ya da kuran, toplumsal ilişkiler dizisi”… (Hartmann 1979). Bir başka deyişle, erkekler, kadınların eşitsiz konumundan, ezilmişliklerinden, kolay kolay vazgeçmeyecekleri somut/maddi çıkarlar devşirirler.

- Kapitalizm ve ataerki arasında zorunlu ya da nedensel bir ilişki yoktur; 19. yüzyılda kadınların ucuz ve uysal işgücü kaynağı olarak sınaî üretime çekilmesinde olduğu gibi, zaman zaman ters de düşebilirler. Ancak her ikisi de son derece esnek sistemler olduğu için, genellikle aralarındaki çelişkileri çözümleyerek birbirlerini pekiştirecek şekilde işlerler. Nitekim, kadınların sınaî üretime katılmasının işçi aileleri üzerinde yarattığı aşındırıcı etkiyi ve bu katılımın erkek işçilerin ücretlerinin düşmesine yol açması karşısındaki hoşnutsuzluğu, eril-merkezci sendikalar, kadınları sınaî işlerin büyük bölümünden dışlayarak ve erkeklerin ücretlerini “aile ücreti” (çekirdek ailenin tüketim ihtiyaçları göz önünde bulundurularak saptanan ücret) olarak yeniden tanımlamakla (bir başka deyişle, erkek ücretlerine zam yapmakla) çözümleyecekti. Kadınların istihdama dahil olmalarının önünün açıldığı 20. yüzyıl ikinci yarısında da kadınların daha çok düşük ücretli, “kadın işleri”ne yönelten cinsiyetçi işbölümü sayesinde kadın-erkek ücretleri arasındaki rekabet, büyük ölçüde önlenmiştir.

Özetle, gerek Hartmann, gerekse onu izleyen feministler, kendi feminizmlerini nasıl nitelerlerse nitelesinler (liberal, radikal, sosyalist…), feminizm için sorunun “kadınlar ve erkekler arasındaki cinsel eşitsizliğin nedenlerine, erkeklerin kadınlar üzerindeki hâkimiyetine” (Hartmann 1979) yönelik olduğu görüsünü paylaşırlar.

Bir başka deyişle, Marksizm toplumların yatay (sınıflar) feminizm ise dikey (kadınlar ve erkekler) bölünmüşlüğüyle ilgilidir.

Benim bu bildiride niyetim, üzerine tonlarca mürekkep harcanmış bu farklılığı giderme ya da bu yaklaşımlar arasında bir uzlaşı arama çabasına girişmek değil. Nihayetinde bunca yılın tartışması (Marksizm-feminizm tartışması, başlangıcı 19. yüzyıl sonlarına dek geri götürülebilecek, artık “kadîm” sayılması gereken bir anlaşmazlık…) taraflara birbirlerinden etkilenerek, ama ayrı yürüme özgüvenini sağlamış olmalı.

Burada yapmaya çalışacağım, iki şey var. İlki, kadınların ezilmesinin nedeni kabul edilen ancak sınıfsal sömürü ve tahakküm ile ilişkileri oldukça “muğlak” bırakılan ataerkinin Marksist bir analizine girişmek.

İkincisi ise, bu bağlamda Marksizm’in kadınların kurtuluş mücadelesinde nasıl bir rol üstlenebileceğini tartışmak.

Zaman ve yer sınırlılığı nedeniyle, her iki çabayı da oldukça muhtasar tutmaya çabalayacağımı, şimdiden belirtmeliyim.

Ataerki ve Sınıfsal Sömürü

Şu noktayı vurgulamak gerek: Ataerki, Marksistler tarafından bir hayli “ihmal edilmiş” bir kavram. “Kadınlar üzerindeki eril tahakküm” olarak tanımlanan -çoğunlukla 1970’li yıllarda yazan feminist kuramcılarca[3] geliştirilmiş- versiyonu genel -ve genellikle fazla irdelenmeden- kabul gördüğünden, feminizmin “domain”i olarak algılanmakta[4]. Böylesi bir yorum, hiç kuşku yok ki iktidar kavramını irdelemek için son derece yararlı olabilecek bir terimi, tarih-dışılaştırıyor, bağlamsızlaştırıyor, dolayısıyla da her-yerdeleştiriyor. Ataerki, farklı biçimlere bürünebilmekle, farklı ölçülerde tezahür etmekle birlikte, dünya yüzünde yaşayan hemen tüm toplumlarda gözlemlenebilen, erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümüdür, nokta. Farklı feminist oluşumlar, meşreplerine göre, onu farklı açılardan (psikanalitik, kültürel, maddeci) irdeleyip iktisadî-siyasal sistemlerle ilişkilerini farklı tarzlarda kurgularlar. Ancak ataerki, bu versiyonunda münhasıran erildir ve münhasıran kadınlara yönelik bir tahakküm biçimidir.

Oysa kavramı tarihselleştirip mensubu olduğu iktidar ilişkileri çerçevesine yerleştirdiğimizde çok daha zenginleştirici ve aydınlatıcı bir bağlam inşa etmiş oluruz.

Evet, ataerki, bir iktidar formudur. Ve iktidar, Marksistler için her zaman toplumsal olarak yapılanmış bir ilişkidir; Jessop’un (2012)’un belirttiği gibi, “her (…) durumda söz konusu olan arızî, tek yanlı irade dayatmalarından çok, kalıcı, yeniden üretilmiş, karşılıklı pratiklerdir. Ya da yine Jessop’un aktardığı gibi, “A’nın B’ye normal koşullarda yapmayacağı bir şeyi yaptırmasındansa, toplumsal iktidar ilişkileri A ve B’nin normal olarak yaptıklarını yapmayı sürdürmelerini içerir.”

Hiç kuşku yok ki Marksistler, başka tahakküm biçimlerinin farkındadırlar. Ancak odaklandıkları nokta, bunların sınıf tahakkümüyle ilişkisidir.

Bu bakış açısından görüldüğünde, ataerkiyi salt (ve iktisadî-siyasal bağlamından yalıtlanmış) bir eril iktidar (ve/ veya tahakküm) biçimi olarak görmenin sınırlandırıcı olacağı açıktır. Engels’in “aile içinde erkeğin burjuva, kadının ise proleter rolünü oynadığı” ya da, “Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışmasının, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısının da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeş” olduğu saptamalarıyla (Engels, 2010: 90, 80) birlikte düşünüldüğünde ise, kadınlar üzerindeki eril tahakküm ile sınıfsal sömürü ve tahakküm arasındaki ilişkinin, ataerki kuramlarının varsaydığı üzere namevcut, ya da en iyi olasılıkla arızî olduğu savının Marksistler açısından kabul edilebilirliği fena hâlde tartışmalı bir duruma gelmektedir.

Ancak, hiç kuşkusuz eril ile sınıfsal iktidarın birbiriyle ilişkilenmesinin locus’u kapitalizmi bir hayli öncelemektedir. Bu ilişki, olasılıkla sınıf ilişkilerin şafağında, 19. yüzyıl Marksist yazınının aramadığı[5] bir bağlam içerisinde gerçekleşmiştir.

Fransız Marksist antropolog Claude Meillassoux (1981), Bu locus’u saptama konusunda bize önemli ipuçları sağlar. Meillassoux’nun 20. yüzyılın son çeyreğinde Marksizm’in ve feminizmin, Marksizm’den esinlenen versiyonlarının üretim ve yeniden üretim ilişkileri arasındaki ilişkiler ve kadınların bu ilişkiler içerisindeki özgül konumu tartışmalarını büyük ölçüde etkileyen yapıtını, Engels’in “tarihteki belirleyici etkenin, nihaî kertede yaşamın dolayımsız esaslarının, besin ve giysilerin, barınakların, bunları üretmek için gerekli gereçlerin, ve öte yandan da bizatihi insanların üretim ve yeniden üretimi, türün sürdürümü olduğu” saptamasının doğruluğunun sergilenmesine hasretmiştir. Meillassoux’ya (1981: xi) göre Engels’in “varolma araçlarının yeniden üretimi ile insanların yeniden üretimini aynı düzleme yerleştirmesinde bir yanlışlık yoktur, (…) çünkü insanların yeniden üretimi, iktisat açısından, bütün biçimleriyle emek gücünün üretimidir.” Marx’ın “kapitalist sektörün dışında üretilip yeniden üretildiğini” (s.xii) gördüğü işgücünün yeniden üretim sürecini analiz edebilmek için en uygun locus, onun (ve bir dizi Fransız yapısal Marksist’in) “domestik toplum” olarak tanımladığı proto-sınıf toplumsal oluşumlardır: “Domestik cemaat gerçekten de insanların fiziksel yeniden üretimini (üremesini), üreticilerin yeniden üretimini ve genelde toplumsal yeniden üretimi kapsayıcı bir kurumlar dizisi, canlı yeniden üretim/üreme araçlarının, kadınların düzenli manipülasyonu aracılığıyla düzenleyen tek iktisadî ve toplumsal sistemdir.” (ss.xii-xiii)

Meillassoux’nun “domestik cemaat”i, a) kendine yeterli bir tarımı uygulayan; b) Erişimin cemaate mensubiyete bağlı olduğu ortaklaşa topraklar üzerinde birlikte üretip tüketen; c) birbirlerine eşitsiz kişisel bağımlılık bağlarıyla bağlı olan bireylerden oluşmaktadır ve cemaat yalnızca kullanım değerleri üretebilmektedir. (1981: 3)

Bu bakımdan Meillassoux, toprağın kendileri için bir “emek öznesi” olduğu yani öncelikle bir insan enerjisi yatırımı yapılmaksızın, doğrudan kullanıldığı avcı-toplayıcılarla, “emek aracı” olduğu, yani kolektif emek gücü aracılığıyla işlendiği ve emek (enerji) yatırımıyla ürünlerin devşirilmesi arasında göreli uzunca bir zaman dilimine ihtiyaç duyulan hortikültüralist toplumları birbirinden ayırt eder.

Toplulukların topraktan ihtiyaçlarını avlayıp ya da toplayıp geçtiği toplumsal üretim ilişkileri, kırılgandır; toplumla toprak arasında kalıcı, süreğen bir ilişkiyi, dolayısıyla da istikrarlı bir toplumsal örgütleniş tarzını ya da idarî bir yetkenin biçimlenmesini gerektirmez. Dolayısıyla avcı-toplayıcılarda başat toplumsal örgütleniş tipi, geçici ve belirli bir örüntüye boyun eğmeksizin bir araya gelip dağılan çekirdek ailelerden oluşan takım’dır. Takımlar belirli bir yerleşim ilkesini izlemedikleri gibi, soyun izlendiği belirli örüntülerden de yoksundurlar. Kadın ve erkekler, birlikte ya da ayrı ayrı kendi, birbirlerinin ya da arızî olarak oluşmuş gruplaşmaların içerisinde yer alır ve zaman ve mekâna göre, geçim faaliyetlerini yürütmek üzere dağılırlar. Kadınlarla erkekler arasındaki birlikler de kırılgandır; sütten kesilmelerinden sonra, hatta öncesinde çocuklar takımın başka üyelerince evlat edinilebilirler ve ana-babalarının herhangi birinin devinimini izlemek zorunda değillerdir. “Her iki cinsiyetten yetişkinlerin takımlar arasında özgür ve gönüllü devinimleri, toplumsal yeniden üretimin anahtar mekanizmasıdır. (…) Bireylerin toplumsal dağılımı, ebeveynlerinin evlilikleriyle saptanmış soy ilişkileriyle doğuştan değil, her bir bireyin kendi etkin yaşamı sürecinde belirlenir. Bu koşullar altında üreme kesin bir toplumsal denetime yol açmaz, sadece cinsel ilişkilerin bir yan ürünüdür.” (s.16)

Buna karşılık toplumların üzerinde yaşadıkları ve geçim ürünlerini sağladıkları toprakla daha kalıcı ve istikrarlı ilişkiler kurmak zorunda oldukları hortikültürde toplumsal örgütleniş, daha istikrarlı ve kalıcı olmak durumundadır. Böylelikle akrabalık ve/ veya soy ilişkileri hortikültüralist toplumlarda değer kazanır: “Akrabalık ilişkileri doğumla dayatılır; yaşam boyu sürerler, buyurgan ve soyutturlar ve bireyin üretim ve yeniden üretim ilişkilerindeki konumu, yaşamının farklı evrelerinde onlar üzerine temellenir. (…) (Hortikültüralist toplumlarda) bireyler içine doğdukları soyun sınırları dahilinde toplumsal yeniden üretimin kurulu normlarına tabidirler (…) ve toplumsal üyelik bir kuşaktan diğerine aktarılır.” (s.18) Hortikültüralist toplumlar, “emek aracı” olan, yani kolektif çabayla işleyip ürünleri devşirerek temellük ettikleri toprakla kalıcı ve istikrarlı ilişkiyi, ancak grup istikrar ve süreğenliğini temin ederek güvence altına alabileceklerdir. Bunun için, fiktif ya da gerçek ortak bir (kadın ya da erkek) atanın soyundan gelen akrabalar topluluğunun (soy grubu) mevcudiyeti gerekmektedir. Ortak bir atadan geldiklerini öne sürerek üretim ve yeniden üretim faaliyetlerini kolektif çabayla sürdüren “soy grubu”, domestik üretim birimidir.

Ortak ata kadın ya da erkeğin soyundan sürülebilir: soyun erkekten aktarılması durumunda babayanlılık (patrilineality), kadından aktarılması durumunda ise anayanlılık (matrlineality) söz konusudur. İlk durumda çocuklar üzerindeki yetke babaya aitken, ikinci durumda çocuklar üzerinde söz sahibi olan, annenin (en büyük) erkek kardeşidir (dayıdır).

Soyun izlenmesinde başat olan hat ile topluluğun yerleşim örüntüleri arasında birebir olmasa da bir korelasyon söz konusudur: anayanlı toplumlar, jinekostatik olma eğilimindedir: kadınlar kendi grupları içerisinde kalırken kocalar, karılarının grubuna dahil olur. Daha genel bir görüngü olan babayanlı toplumlarda gözlemlenen başat yerleşim örüntüsü ise, kadınların soy grupları arasında karşılıklılık temelinde takas edildiği, baba/kocayerli yerleşimlerdir. Meillassoux jinekostatizm ya da ana/karı yerli yerleşim örüntülerine sahip toplumların üreme (yeniden üretim) kapasitesinin grubun kadınlarının doğurganlığıyla sınırlı olduğunu, bunun ise, toplum için, ancak, toplumsal örgütlenişi kendi içinde çelişkili kılan kadınların kaçırılmasıyla telafi edilebilecek bir dezavantaj oluşturduğunu düşünmektedir. Buna karşılık, soyun erkeklerden izlendiği ve ortak bir atadan geldiğini düşünen erkeklerin kadınlarını bir başka soy grubundan temin ettikleri atayanlı/baba-kocayerli toplumsal formasyonlar, erkeklerin kuramsal olarak sınırsız olan üreme kapasiteleri nedeniyle daha avantajlıdır.

Meillassoux, anayanlı/anayerli toplumlarda nüfus açığının savaşla kapandığı görüşündedir. Bu açıklamanın akla yakınlığı tartışması bir yana, kabile savaşları, hortikültüralist toplumlar için bir vakıadır ve bu konuda ortak atadan gelen erkekleri bir arada tutan atayanlılığın yaratacağı “asabiyye”nin atayanlı toplumları, erkeklerin “dışarıdan” geldiği anayanlı/anayerli topluluklara göre daha avantajlı kılacağı, bir başka deyişle, anayanlı toplumların savaş koşullarında fazla dayanıklı olamayacağı, açıktır.

Bu durumda, Meillassoux’nun “domestik toplum”lar modeli, büyük ölçüde atayanlı/atayerli hortikültüralist toplumlardır. Dışevlilik, normdur; başka topluluklardan mübadele edilen kadınlar, kocalarının grubuna dahil olmaktadırlar.

Söz konusu toplumlarda işlenen topraklar, topluluğun “mülkü”dür, toprağa ve onun sağladığı yaşam kaynaklarına erişimin koşulu, topluluğa mensup olmaktır. Bir başka deyişle, domestik toplumlar, özel mülkiyeti tanımayan, yani iktisaden eşitlikçi toplumlardır.

Ancak “eşitsizlik” tohumlarını içlerinde, bizatihi toplumsal örgütlenişlerinde barındırırlar. Üretim ve yeniden üretim ilişkileri üzerine temellenen toplumsal örgütleniş, ortak ata çevresinde kümelenmiş, dışevlilikçi akraba gruplarıdır. İstikrarsız ve kırılgan avcı-toplayıcı takımların tersine, ekip biçtikleri toprakla istikrarlı ilişkileri, bunun için de istikrarlı bir toplumsal gruplaşmayı gereksinen hortikültüralist topluluklar, bu nedenledir ki, kalıcı, istikrarlı ve yapılanmış akrabalık ilişkileri sergilerler. Soy grubu önemlidir, çünkü kaynaklara erişim ancak onları denetleyen soy (akraba) grubu aracılığıyla mümkündür. Soyun sürdürümü grubun kalıcılığı açısından önem taşıdığı ölçüde, soyun sürdürücüsü, yani grubun yeniden üreticisi kadınlar da önem kazanır; ancak bu, kadınlara ayrıcalıklar kazandıran değil, tam tersine, onların emeği ve cinselliği üzerindeki denetimi zorunlu kılan bir önemdir. Toplulukların simge sistemleri yeniden üretim/üreme işlevini vurgulayacak tarzda düzenlenir: bereket kültleri, karmaşık evlilik törenleri, başlık, kadının konumunun doğurganlık çevrimi içerisindeki konumuna göre değişmesi, zina ve gayrımeşru çocuklara yönelik kaygılar, cinsel kısıtlamalar… avcı-toplayıcılarda yalın ve merasimsiz bir ilişki olan çiftleşmeyi girift ve vurgulu bir süreç olarak örgütler.

Bir yandan kadınların başka gruplarla mübadelesi, bir yandan giderek karmaşık ve zamana yayılan bir süreç hâline gelen üretim ve dağıtımın örgütlenmesi, domestik toplumlarda idarî bir konumu gerektirmektedir. Grup mensupları arasında servet açısından bir farklılaşma olmadığı ölçüde, bu yetke pozisyonu, grubun yaşlılarına düşecektir; grubun özgün yerlileri, yaşayan ataları olan kıdemli erkeklere. Yaşlı erkekler, ya da tohum hâlindeki patriyarklar, üretim, depolama, bölüşüm ve kadınların mübadelesini de içeren yeniden üretim süreçlerini denetlerler. Bir başka deyişle, grubun iktisadî ve siyasal süreçlerinde otorite sahibidirler: ritüeller, mitoslar, din, büyü ve şiddet eylemleriyle desteklenen ve özellikle topluluğun gençleri, en çok da genç kadınları üzerinde uygulanan bir otorite…

Kabilenin gençleri, özellikle de kadınlar üzerinde söz sahibi, yetkesi ritüel süreçlerle desteklenen ve hem üretim hem de yeniden üretim süreçlerini denetleyen bir patriyark: bölüşüm ilişkilerinde eşitsizliğe yöneliş için uygun bir ortam… Patriyarkal kabileden sınıflı-sömürücü topluma birkaç adımlık mesafe kalmıştır ve hiç kuşku yok ki kabilesel patriyark, prototipini Sümer site-devletlerinde gördüğümüz devlet yetkesi için elverişli bir örnek ve meşruiyet kaynağı sağlamaktadır.

* * *

Kabileden devletli toplumlara geçiş süreç(ler)inin izini sürmek, bu tebliğin üstlenebileceği bir görev değil. Buraya kadar söylediklerim, Marksizm ve kadınların kurtuluşu perspektifine ilişkin iki argümana dayanak oluşturmayı hedeflemektedir.

1. Yeniden üretim ilişkileri, üretim ilişkileri/tarzıyla girift bir biçimde bağlıdır ve nihaî kertede onun tarafından belirlenmektedir.

2. Bu saptama, 20. yüzyılın son çeyreğinin, kadınların madûniyeti, tahakküm altında tutulması (ve kimilerine göre de sömürülmesi) olgularını münhasıran aileye, dolayısıyla da onların yeniden üretim içindeki rolleriyle bağlantılı olarak ele alan feminist yaklaşımları için de geçerlidir. Bir başka deyişle, kadınların madûniyeti, gerçekten de onların (yeniden üretim locus’u olarak) aile içindeki konumlarıyla bağlantılıdır, ama aile ya da daha doğru bir deyişle yeniden üretim ilişkileri, üretim tarzı ve ilişkilerinden bağımsız değildir, tersine, nihaî kertede bunlar tarafından biçimlendirilmektedir… Bu da kadınların madûniyetini sorunsallaştıran tüm yaklaşımları kaçınılmaz olarak üretim ilişkilerini değiştirmeye yönelik sınıf mücadeleleri bağlamına yerleştirmektedir. Kadınların ataerkine karşı mücadelesi, emekçilerin üzerlerindeki tahakküm ve sömürü boyunduruğundan kurtulma mücadelesinden ayrı düşünülemez, soyutlanamaz… Bu yalnızca günümüz kapitalist toplumları için değil, tüm sömürücü-sınıflı toplumları için böyledir.

Ve bu nedenledir ki, sınıfsal baskı ve sömürüye karşı madûn sınıfların her “kurtuluş” tahayyülü, her ayaklanması kadınların eşitliği ve özgürlüğüne dair talepleri de taşımıştır bünyesinde: Antik Yunan eşitlikçi yazını (Aristophanes, Platon’un Devlet’i[6]…) Thomas More’un Utopia’sı,[7] isyanlarıyla Ortaçağ Batı Avrupası’nı sarsan Katharlar, Ortadoğu’nun “çapulcu ayaklanmaları”: Karmatîler, Mazdek, Anadolu’nun Şeyh Bedreddin’i, Almanya’da köylü ayaklanmalarının önderi Thomas Müntzer, 19. yüzyıl ütopik sosyalistleri: Owen, (Marx ile Engels’in kadınlar konusundaki görüşlerini derinlemesine etkileyen) Fourrier… Ezilen sınıfların, emekçilerin, kölelerin, köylülerin eşitlik ve özgürlük özlemlerinin yanısıra, kadın-erkek eşitliğine ilişkin görüleri dile getirmişler ve bunu olabildiği ölçüde hayata da geçirmişlerdir.[8]

Marksizm ve Kadınların Kurtuluşu

Kadınlar üzerindeki ataerkil tahakkümün locus’u olarak yeniden üretim ilişkileriyle üretim ilişkilerinin içiçeliği, Marksizm’i kadınların madûniyetinin analizinde ve kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelelerinde vaz geçilmez bir araç kılmaktadır.

Marksist yazının büyük bölümünün kapitalizmin analizi ve eleştirisi üzerine odaklanmış olması, Marksizm’i işçilerin patronlara karşı mücadele stratejisine, ya da ekonomik hatta salt siyasal bir araca indirgemez. Marksizm, insanlığın sınıfsal sömürü ve tahakkümden kurtuluşu ve sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratma tasarımıdır. Bu nedenle yalnızca işçilerin değil, kadınların ve ezilen “ırk”ların/ulusların kurtuluşuna da ilişkindir. Üstelik bu “ilişkinlik” salt ahlâksal/ hümanizan bir bağlama tekabül etmez. Daha önce de işaret etmeye çalıştığım üzere, Marksizm tüm eşitsizlik, sömürü ve tahakküm biçimlerinin toplumların sınıflara bölünmüş olması hâliyle ilişkisini açımlamanın peşindedir.

Bir başka nokta daha: Bu açımlama hiçbir şekilde Marx ile Engels’in (ya da meşrebe göre Lenin’in, Kautsky’nin, Troçki’nin, Mao’nun, Che’nin…) yapıtlarında “tamamlanmış” değildir: Marksizm bitmiş, yetkinliğe ermiş bir yapıt değil, inşa hâlinde bir öğreti bir praksis felsefesidir. Kurucularının şu ya da bu konuya “yeterince” değinmemiş olmaları, onu Marksizm’le ilişkinsizleştirmez. Mevcut literatürde fazla irdelenmemiş bir konuya ilişkin Marksist bir analiz çerçevesi geliştirmek, onu Marksist bakış açısıyla irdelemek görevi, konuya ilgi duyan Marksistlerindir.

Böylesi bir yaklaşımın “Marksizm toplumsal cinsiyet açısından kördür” tarzı eleştirileri geçersiz kıldığını düşünüyorum. Sorun, 19. yüzyıl Marksist yazınının toplumsal cinsiyet üzerine günümüzün soru ve tartışmalarına tümüyle yanıt getirip getiremediğiyse, bu sorunun kendisi bir absurdite’dir: Hiç kuşku yok ki ne Marx ve Engels kâhin ya da peygamber, ne de Marksist literatür kutsal kitaptır.

Öte yandan, yine hiç kuşku yok ki Marx ve Engels, “feminist” de değildirler. Görüngüleri “kadın bakış açısıyla” ya da “deneyim çoğulluğu” ve “bireysel deneyimlerin biricikliği” açısından irdelemek gibi bir niyetleri yoktur. Psikanaliz, bilinç yükseltme vb. rağbet ettikleri yöntemler değildir. Kültüralizme uzaktırlar.

Onların -ve onları izleyen Marksistlerin- sorunu baskı ve tahakküm “deneyimlerini” -bunları ilga etmek adına- daha geniş iktisadi-siyasal, toplumsal-tarihsel çerçevelerle bağlantılandırmaktır. Daha somut bir deyişle, Marksizm, kadınlar üzerindeki ataerkil baskıların ortadan kaldırılmasını sağlayacak iktisadî-siyasal-toplumsal koşulların yaratılması ile ilgilidir. Bunu yaparken eril tahakkümün maddî kaynaklarını saptar, bunların sınıfsal sömürü ile ilişkilerini açığa çıkartır; ancak bunlarla yetinmez, sınıfsal sömürünün ortadan kaldırılması pratiğinin olasılıklarına işaret eder ve nihayet, sömürüsüz ve tahakkümsüz bir dünyanın “yeni” insanlarının biçimlenişine ilişkin önermeler (“reçeteler” değil) geliştirir (yabancılaşmanın ortadan kaldırılması…)

Somutlayayım:

Malûm, kapitalizm bir eşitsizlik sistemidir. Eşitsizlik üretir, eşitsizlikleri büyütür, eşitsizlik sayesinde işler. Ancak kapitalizm işlerliğini sağlayan eşitsizliklerin çoğunu kendi üretmiş değildir. Onları kendisini önceleyen iktisadî-siyasal sistemlerden devralarak temellük etmiş, dönüştürmüş ve kendi işlerliği için işlevselleştirmiştir: sınaî kapitalizmin gereksindiği işgücünü sağlayan, feodalitenin bağrında biçimlenmiş kır-kent eşitsizliğidir; ilkel sermaye birikimi, merkantil dönemin merkez-çeper eşitsizliğinin neticesidir; kol ve hafa emeği arasında antikiteden bu yana süregiden eşitsizlik olmasaydı, sistemin yeniden üretimini sağlayan profesyonel kadrolar da var olamazdı vb. vb.

Kadın-erkek eşitsizliğini de kapitalizm yaratmış değildir. Bir iktidar formu, iktidarın prototipi olarak ataerki tarihsel olarak kapitalizmi önceler. Sınıfsal sömürüye dayalı tüm prekapitalist üretim ilişkileri aynı zamanda şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ölçüde kadınların eşitsizliğinden malûldür.

Kapitalizm, tüm diğer eşitsizlik biçimleri gibi, kadın-erkek eşitsizliğini de hazır bulmuş, ancak onu kendisine uyarlayarak kendi işlerliğini sürdürecek tarzda işlevselleştirip dinamize etmiştir.


Sınaî kapitalizm, bir kez insan gücünün yerine üretimi kitleselleştirerek anonim bir pazara yöneltebileceği buharla çalışan makineleri ikame ettikten sonra makinelerde çalıştırabileceği işçi arayışına girdi. İnce ve esnek parmakları ve eril yetke karşısındaki boyun eğicilikleri, uysallıkları, çalışkanlıkları, kendilerini ikincilleştirmedeki gönüllülükleri ile kadın işçilerin (ve tabii çocukların) erkeklerden çok daha uzun süreler, daha kötü koşullarda ve daha düşük ücretlerle çalıştırılabilecek ve kriz zamanlarında kolaylıkla kapı dışarı edilebilecek mükemmel bir işgücü deposu oluşturduklarını keşfetmesi uzun sürmedi. Marx (2015) Kapital’in 1. cildinin 3. kısmında makinelerin devreye girmesiyle işgücünün kadınlaşmasını (ve çocuklaşmasını) ve zorlu çalışma koşullarının kadınların sağlık ve yaşamlarındaki yıkıcı etkilerini ayrıntılarıyla betimler.

Kadın emekçilerin “ucuz ve uysal işgücü kaynağı olma durumu, sanayileşmiş ülkelerde bir süreliğine uygulanabilen “aile ücreti” ve kadınların çalışma koşullarına getirilen kısıtlamalar dışında kapitalizmin tarihi boyunca süregitmiş, kadın ücretleriyle erkek ücretleri arasındaki fark en “ileri” ülkelerde dahi kapanmak bilmemiştir. ILO’nun “Küresel Ücret Raporu 2016/17”de toplumsal cinsiyetler arasındaki ücret eşitsizliğinin süregittiği ve ve ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte, bazı durumlarda yüzde 45’e dek farklılık gösterdiği bildirilmektedir.[9] Neoliberalizmin üretimi yoksul Güney ülkelerine kaydırırken devasa kırsal kesim kökenli kadın yığınlarını üretime çekmesi “feminist” olmasından değil, kırsal kökenli genç kadınlar nezdinde uçsuz bucaksız bir “ucuz emek cenneti”ne erişmiş olmasından kaynaklanır.[10]

Ancak kadınların kapitalizm için getirisi salt ucuz, uysal ve kolay işten çıkartılabilir işgücü kaynağı olmalarında değildir.

Marx ile Engels’in hatalı olarak “doğal” terimiyle tanımladığı, erkekle kadın arasındaki tarihsel/kültürel işbölümü (iki cins arasındaki biyolojik farklılıklara getirilen değişken kültürel yorumlar) özellikle biçimleniş koşullarını yukarıda irdelediğim ataerki koşullarında yeniden üretimle bağlantılı faaliyetlerin büyük bölümünü (üretime katılıp katılmamasından bağımsız olarak - ki insanlık tarihi boyunca çok sınırlı sayıda kadın üretimci faaliyetlerden bağışık olabilmiştir) büyük ölçüde kadınlara yüklemiştir. Çocukları doğurmak, bakıp büyütmek, besinleri yiyecek hâline getirmek, konutun düzenini sağlamak, yaşlıların-hastaların bakımı vb. işler, bu konuda ilginç istisnalar sergileyen, babaların da çocukların bakımını ya da domestik görevleri üstlendiği gözlemlenen bazı avcı-toplayıcılar ve anayanlı hortikültüralistler dışında genellikle ve hemen tümüyle kadınlar tarafından yerine getirilmektedir.

Bir başka deyişle, biyolojik bir yatkınlık (üremeye ilişkin edimler: gebe kalma, doğurma, emzirme) iktisadî-toplumsal bir itkiyle (ataerki) kaynaştığında, toplumların çoğunda benimsenen kültürel bir işbölümü çıkmıştır ortaya: yeniden üretime değgin faaliyetlerin büyük ölçüde kadınlarca üstlenilmesi…

Kapitalizm için bu durum adeta bir “bonus”tur: işgücünün “yeniden üretimi”nin büyük bölümünün kadınlarca üstlenilmesi… Böylelikle bir taşla iki kuş birden vurabilmektedir patronlar: cinsiyete dayalı kadîm iş bölümü öylesine içselleştirilmiştir ki, analık, ev işleri, yemek yapmak, kadınlar tarafından da “doğal ve aslî görev” olarak algılanmaktadır. Bu durum, dışarıdaki işin ikincil, yardımcı, ailenin maddî durumu biraz düzeldiğinde ya da çocuklar doğduğunda vazgeçilebilir olarak görülmesine yol açar. Kadın ücretlerini (ve diğer haklarını - kıdem tazminatı, emeklilik haklarını vb.) düşük tutabilmenin psikolojik zemini. Bunun yanı sıra, işçilerin gereksindiği bir dizi hizmetin (yemek, temizlik, evin bakımı, giysilerin hazırlanması, hastaların bakımı) ve geleceğin işçilerinin hazırlanması gibi, üretimin sürdürülebilmesi için zorunlu koşul olan “yeniden üretim” faaliyetlerinin kadınlarca yapılıyor olması, işgücünün fiyatını daha düşük tutabilme olanağını vermektedir.

Dahası da var: Kapitalist üretim tarzının temel toplumsal örgütlenme birimi, prekapitalist ilişkilerde hem üretim hem de tüketim (yeniden üretim) birimi olan domestik hanenin üretimci işlevini büyük ölçüde dışarı taşırken, çekirdek aileyle bitiştirdiği haneyi bir tüketim birimine dönüştürmüştür. Kapitalizmin 20. yüzyıl boyunca dönüştüğü “tüketim toplumu” için, kırılgan ve değişken yapısıyla “çekirdek aile” ideal bir birimdir. Çift evlenir, buzdolabı, çamaşır makinesi, TV seti, oturma odası takımı, yatak odası takımı yenilenir; boşanır, ihtiyaç ikiye katlanır; çocuklar büyür, evi terk eder, gelsin yeni buzdolabı, yeni çamaşır makinesi, yeni TV seti, yeni koltuk takımı…

Ve kadınlar, özellikle orta sınıf kadınları kapitalizm tarafından ailenin “tüketim moderatörlüğü”yle görevlendirilmiştir. Bu nedenledir ki TV ekranlarını, dijital dünyayı, sokak panolarını kaplayan reklamların yüzde doksanı, kadın tüketicilere yöneliktir: dayanıklı ev aletleri, deterjanlar, temizlik malzemeleri, mutfak gereçleri, besin ürünleri, ev dekorasyonu, makyaj malzemeleri, mobilyalar, giysiler, aksesuarlar, çocuk-bebek gereksinimleri, giderek evcil hayvan sektörü… “yuvayı yapan dişi kuş”un beğenisi için yarışırlar birbirleriyle.

Bitmedi; “seksi dişi” imgesi, kıran kırana erkekler dünyasında kazananın ödülü, bir motivasyon kaynağı, yük hayvanının önüne sürülen havuçtur. İş adamı, siyasetçi, savaşçı, diplomat, şirket CEO’su, kumarbaz, medya anchor’u, sporcu… “başarı”nın ardından kendisine altın tepsi içinde sunulacak, erkek dergilerinin kuşe sayfalarında sergilenen, bedenlerinin her bir santimetrekaresi özenle imal edilmiş “ödül”ler için sürdürürler uğraşlarını. Geri kalanların kışkırtılmış erillikleri için ise, çoktandır uluslararası ve de son derece kârlı bir “business” hâline gelmiş kadın ticareti devrededir. Ve yoksulluğun, işsizliğin, savaşların yerinden ettiği, yaşamlarının iplerini çözdüğü yüzbinlerce, milyonlarca kız çocuğu ve kadın bedeni bu ticaretin metaı olarak sürülmektedir piyasaya.

Özetle, kapitalizm, kadınların etinden, sütünden, tüyünden, kemiğinden yararlanmanın, kadınların emeğinden, bedeninden, yaşamından yeni kâr kapıları devşirmenin yollarını üretmiştir, üretmektedir.

Bu noktada haklı bir itiraz yükselecektir: bütün suç kapitalizmde (ya da sınıflı toplumda) mı? Erkeklerin hiç mi suçu yok?

Olmaz olur mu? Hiç kuşku yok ki, kadınların ev içi hizmetleri bilabedel karşılamalarından, analıklarından, cinsel hizmetlerinden tekil erkekler, yaşamın avantajlarından yararlanmadaki hiyerarşik konumları ölçüsünde nemalanmaktadırlar. Kapitalist sistem, “yuvayı yapan dişi kuş” imgesini işgücünün maliyetini düşürmenin yanısıra, tarihsel muhatabı erkek emekçinin gönlünü hoş tutmak, ona ertesi gün işine temiz pak, dinlenmiş, doyurulmuş olarak gelmesini sağlamak için de sürdürür. Ve çocuklarını doğurup büyütecek, çamaşırlarını yıkayıp ütüleyecek, her gün sıcak yemeğini önüne koyacak, evini temiz tutacak, hastalandığında kendisine bakacak, nefsi kabardığında bedenini sunacak, kafası bozuldu mu hırsını çıkartabileceği, buyruklarını dinlemeye hazır bir köleye sahip her köle, kendini “efendi” hisseder…

Sorun, bu eşitsizliği, salt kadın-erkek ilişkileri çerçevesi dahilinde, içinde biçimlendiği iktisadî-siyasal, toplumsal bağlamdan bağımsız olarak giderebilmenin olanaksızlığındadır. Çünkü eşitsizliğe dayalı iktisadî-siyasal kadın-erkek eşitsizliğini de sürekli olarak yeniden üretecektir. “Bağımsız olarak hayatta kalamadıkça, toplumsal cinsiyet tahakkümü konusunda ne denli eleştirel ve uyanık olurlarsa olsunlar, kadınlar özgürleşemez,” diyor Monzó. (2016: 115)

Bu durumda, “insanlığın sömürü ve tahakkümden kurtuluşu”nu hedefleyen Marksizm, “kadınların kurtuluşu” için ne yapar?

Hemen belirteyim; Marksizm, kadınların üzerindeki ataerkil tahakkümün ortadan kaldırılmasını sağlayacak iktisadî, siyasal, toplumsal koşulları biçimlendirmekle ilgilidir. Bunu yaparken kadınlar üzerindeki eril tahakkümün maddî kaynaklarını saptar, bunların sınıfsal sömürü ile ilişkisini açığa çıkartır. Yanısıra, insanlığın kurtuluşunu üstlenecek olan sınıfa, proletaryaya yabancılaşmadan kurtulmanın yollarını va’zeder.

Üretim araçlarını egemen sınıf(lar)ın elinden alıp emekçilerin eline verirken, yaşam koşullarını insanileştirmelerini sağlayacak kaynakları emekçilerin, ezilenlerin eline verir. Kuşkusuz, kadınların da…

Ve siyaseti bu kaynakların nasıl paylaşılacağı konusunda tüm ezilenleri, sömürülenleri karar sahibi kılacak doğrultuda örgütler. Kuşkusuz kadınları da…

Bu bağlamda, “Kadınların Kurtuluşu”na yönelik Marksist bir program geçmiş pratiklerin deneyimlerinin ve mevcut sorunların ışığında şöylece taslaklaştırılabilir:

- Kadınların yaşamın tüm alanlarında tam eşitliği;
- Toplumsal-siyasal hayatın her alanına kısıtsız erişim hakkı;
- Ev işlerinin toplumsal sorumluluk alanına taşınması;
- Yetişkinler arasındaki rızaya dayalı ilişkilerin kamunun ilgi alanı dışına çıkartılması;
- Din, etnik aidiyet, toplumsal cinsiyet ya da cinsel yönelimin ayrımcılık ya da ayrıcalık konusu olmaktan çıkartılması;
- Evliliğin erişkin bireyler arasında rızaya dayalı ve taraflardan birinin isteği üzerine bozulabilecek bir akit olarak tanımlanması; birlikte yaşayan çiftlerin evli olanlarla aynı haklardan yararlanması;
- Çocukların bakım ve yetiştirilmesinde ebeveynlerin eşit sorumluluğu; çocuk yetiştirmenin kamu sorumluluk ve güvencesi altına alınması;
- Toplumsal cinsiyet ayırımcılığı ve cinsiyete dayalı işbölümü nosyonlarını elimine edecek bir sosyalizasyon süreci;
- Medyada ayırımcılığı körükleyen söylemlerin yasaklanması;
- Çocuk taciz ve tecavüzlerinin en ağır biçimde cezalandırılması;
- Kadına yönelik şiddetin hafifletici neden olmaksızın nefret suçu kabul edilmesi; şiddet mağduru kadınlar için korunma ve rehabilitasyonu içeren sosyal destek mekanizmaları;
- Toplumsal mekânın “kadın dostu” olacak biçimde yeniden örgütlenmesi; insan yaşamını kolaylaştırmaya yönelik bir kentleşme tasarımının hayata geçirilmesi…
Ve hiç kuşku yok ki yaşamın her alanının örgütlenmesinde kadınların talep ve önerilerini formüle edecek bağımsız bir kadın örgütlenmesi…[11]

Ötesi, üzerlerindeki kapitalist sömürü ve ataerkil tahakkümden kurtularak hayatın eşit, özgür ve özerk özneleri hâline gelmiş, toplumlarının gidişatında söz ve karar sahibi, iki ayakları üzerinde durabilen kadın kuşaklarına kalmıştır…

3 Mayıs 2018 08:34:31, İstanbul.

N O T L A R

[1] 4-6 Mayıs 2018 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen Marksizm Sempozyumu’nun “Marksizm ve Toplumsal Cinsiyet” başlıklı 19. oturumunda sunulan tebliğ… Kaldıraç, No:202, Mayıs 2018…
[2] Karl Marx.
[3] Bu kuramcılar arasında Juliet Mitchell’in özel bir yeri vardır. Bkz. Mitchell (1973).
[4] Bu, çoğunlukla Marksistlerin benimsediği bir tutum. Tipik iki örnek için bkz. German, (1981) ve Bloodworth (1990).
[5] Hiç kuşku yok ki bu sav da tartışmalı. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni’nde “kadın cinsinin tarihsel yenilgisi”ni sınıflı toplumların şafağına yerleştirirken, Marx ile Engels’in Alman İdeolojisi’ndeki şu sözleri, onların kadınların eşitsizliğinin izini sınıf-öncesi toplumsal formasyonlara doğru sürdüğüne değgin ipucu vermektedir: “Tüm bu çelişkilerin içkin olduğu ve kendisi de aile içerisindeki doğal işbölümü ve toplumun birbirine karşıt bireysel aileler hâlinde bölünmesi üzerine temellenen işbölümü, eşzamanlı olarak emek ve ürünlerinin, dolayısıyla da çekirdeği ve ilk biçimi kadınlarla çocukların kocanın kölesi olduğu ailede yatan mülkiyetin nicel ve nitel dağılımını, ama eşitsiz dağılımını içerir. Ailenin bu gizil durumu, ham hâliyle de olsa mülkiyetin ilk biçimidir ama daha bu evrede dahi modern iktisatçıların başkalarının işgücüne el koyma erki olarak adlandırdıkları tanıma mükemmelen denk düşer. Dahası, işbölümü ve özel mülkiyet özdeş ifadelerdir: birinde faaliyete ilişkin olarak doğrulanan şey, diğerinde faaliyetin ürününe ilişkin olarak doğrulanır.”
[6] “Aralarındaki ayrılık sadece kadının doğurması, erkeğin de tohum salmasından başka bir şey değildir,” der Platon Devlet’inde. ( (2006: 156.) Platon, Devlet, Çev: Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, İş Bankası Kültür Yay., 2006.
[7] “Hasat zamanı gelince tohumu eken el, ha bir erkek eli olmuş, ha bir kadın eli... İnsanı hayvandan ayıran akıl erkekte de var, kadında da. Onun için ikisi de okumalı; güzel bir eğitimin tohumlarıyla yeşeren bir tarla örneği, akıllarını geliştirip güçlendirmeli. Kadınların okumalarını engellemek isteyen kişilerin savundukları gibi eğer kadınlar akıl alanında verimsizse, onların tarlalarında ancak zararlı otlar bitiyorsa, o zaman kadınların eğitimiyle özenle ve sürekli uğraşıp, doğanın bu yanlışını düzeltmek gerekir bana kalırsa.” (s.124.) More, (2006: 124)
[8] Tarih boyunca eşitlikçi hareketler konusunda bkz. Demirer (2018)
[9] ILO (2017).
[10] Bu konuda bkz. Mies (1991 [1986]) yararlı ve hâlâ eskimeyen bir kaynaktır.
[11] Bu “bağımsızlık” vurgusu önemlidir ve buradaki yaklaşımı 20. yüzyıl başındaki Marksist kadın hareketlerinden farklılaştıran temel noktadır. Yaşanan sosyalizm deneyimi, parti komutasına giren bir kadın örgütünün (ve diğer denetim organlarının) partinin deformasyona uğraması durumunda kendi özneleri üzerinde tahakkümü yeniden üreten aygıtlara dönüştüğünü göstermiştir. Bir başka deyişle, sosyalizmi kurma misyonunu üstlenmiş aygıtlar üzerinde taban denetimini sağlayacak mekanizmalar, sosyalizmin sürdürülebilirliğinin önkoşuludur.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Bloodworth, Sandra (1990). “The Poverty of Patriarchy Theory”, Socialist Review (Avustralya), sayı 2, ss.5-33.
Demirer, Temel (2018). “Ütopyalar(ımız)ın Tarihsel Zemini, Newroz, Haziran 2018… https://rojname.com/
Engels, Friedrich (1990). Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni, Sol Yayınları.
German, Lindsey (1981). “Theories of Patriarchy”, International socialism, sayı 12.
Hartmann, Heidi (1979). ‘The Unhappy Marriage of Marxism and Feminism’, Capital and Class, 8.
ILO (2017). “Küresel Ücret Raporu”, http://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/---europe/---ro-geneva/---ilo-ankara/documents/publication/wcms_539505.pdf
Jessop, Bob (2012). “Marxist Approaches to Power”, E. Amenta, K. Nash, A. Scott, eds, The Wiley-Blackwell Companion to Political Sociology içinde, Oxford: Blackwell, 3-14.
Marx, Karl (2015). Kapital. C. 1. Yordam Kitap.
Meillassoux, Claude (1981). Maidens, Meal and Money, Capitalism and the Domestic Community, Cambridge University Press.
Mies, Maria (1991 [1986]). Patriarchy and Accumulation on a World Scale - Women in the International Division of Labor, Londra, New Jersey: Zed Books.
Mitchell, Juliet (1973). Women’s Estate, New York: Vintage Books.
Monzó, Lilia D.(2016). Women and revolution: Marx and the dialectic. Knowledge Cultures, 4(6), 97-121.
More, Thomas (2006). Utopia, İstanbul: İş Bankası Kültür Yay.
Platon (2006). Devlet, İstanbul: İş Bankası Kültür Yay.


Facebook'tan Yorumlar:

Tarih: 31.05.2018 Saat: 23:04

 
İlgili Bağlantılar
· Diğer yazılar: Yazar: Sibel Özbudun

En çok okunan yazı: Yazar: Sibel Özbudun:
Sibel Özbudun'dan Baskın Oran'a açık mektup


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 0
Toplam Oy: 0

İsterseniz bu habere / yazıya puan verebilirsiniz. Kasıtlı olarak çok iyi ya da çok kötü puan vermek dürüst olmayan bir davranıştır, ilgili kişilere hatırlatırız:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 Tavsiye Et Tavsiye Et

 Bu yazıyı paylaşBu yazıyı paylaş

facebook ta paylas

twitter de paylas

"Giriş" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yazılar ve yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Bu resmi görmeniz için 'flash player' iniz olmalş...
© w w w . s i r i n c e . n e t 1999-2008 Bütün hakları saklı Degildir!


Sitemiz katılımcıların düşüncelerini düşünce özgürlüğü ortamında paylaştığı bir sitedir.
Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Sitemizdeki her türlü materyal kullanılabilir. Lütfen sitemizi kaynak gösteriniz.
Web site engine's code is from PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.23 Saniye