Şirince Ana Sayfa - Şirince Haber - Şirince Kart - İletişim

Açılış sayfanız yapın Sık kullanılanlara Ekle Bize Yazın Sitede Aratınız Sirince_TV İçimizi Acıtan 19 Gerçek! http://arsiv.sirince.net/images/on/10.png  Dayanışma için yıldıza tıklayınız. Devrimci Siteler i ziyaret et
Diğer şiirler için sitemizin şiirlerimiz bölümüne bakınız. 
Home Ana Sayfa Downloads Dosya İndir Downloads Forum Forums Radyo - Sohbet Sohbet Your Account Hesabm
Ana Menü
 Şirince Menü
 Tanışalım
 Şirince'den
 Oda TV'den 
 Şirince Damar
 Seçmeler
 Şirince Arşivi
 Devrimci Basın
 Bağlantılar
 Konuk Defteri
 Şirince'ye Yaz
 Hosting  
 Şirince Hosting
 Şiir
 Şiirler Anasayfa
 Şiir Ekle
 Bütün Şiirler
 Şair Listesi
 Şair Ekle
 Açıklamalar
 Yazarlar
 Alev Kutluözen
 Ali Solmaz
 Ayhan Tırıç
 Bülent Tekin
 Esen Yel
 İlhan Büyükcebeci
 İsmail Karayılan
 Mahmut Halil Can
 Mürüvvet Yılmaz
 Necmi Otçu
 Nurettin Kurtuluş
 Onur Çağlar
 Sibel Özbudun
 Tamer Uysal
 Temel Demirer
 Turgay Delibalta
 Turgay Usanmaz
 Yavuz Kalkan
 Okuyalım  
 Aşk / Sevgi
 Devrim Tarihi
 Eleştiriler
 Genel Kültür
 Efsaneler
 Sağlık
 Gülelim
 Kadın
 Haberler
 Kitap Tanıtımı
 Şirince'den
 Aşuremiz
 Ansiklopedi
 Eğlence
 Resim, Fotoğraf, E-Kart
 Ayrıntılı E-Kart Sitemiz
 Oyunlar
 Üyeler
 Hesabım
 Mesajlarım
 Üye Listesi
 Şirince Grup
 Paylaşalım
 Tavsiye Et
 MİNİ SOHBET
 İstatistikler
 En iyi 10
 Anketler
 Genel İst.

Şiirlerimizden
· yani sevdan hayata gülümsemek (9569)
· YÜREK ÇAĞRISI (6773)
· Bekle Beni (5752)
· Hasretinden Prangalar Eskittim (5521)
· UNUTMAK YOK (5476)
· Mezopotamya (5039)
· SİTEM (4940)
· Veda (4513)
· YÜREĞİN ÜŞÜDÜĞÜ GÜN (4511)
· HAYAT (4493)
· Beş Satırla (4396)
· AŞKLA SANA (4257)
· Şair İşçidir (4081)
· Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var (3935)
· DUVAR (3768)

Sitemizde toplam şiir:1632

Son eklenen ya da
son değişen şiirler
· Paramparça (100)
· MAHUR İZMİR (95)
· Öğretmenim (436)
· Biraz Şiir (561)
· Benim Sevdam (1226)
· Olsa(m) (996)
· SİZ AŞKTAN N'ANLARSINIZ BAYIM? (1322)
· Bazen (1058)
· Sokak Çocuğu (1043)
· Sen Gidersen (1308)
· Denizim (1180)
· onlar yarattı cehennemi (1275)
· kuş sesleri sevdanın habercisidir (1904)
· Cemal Süreya (1762)
· Çocuk ve Masal (1487)

Siteye toplam hit
Şu ana kadar
14302887
sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: Mart 2001

Müzik Dinle



Bağlantılar
Toplam Site: 196
Toplam Kategori:7
Toplam Ziyaret:99118

 İsmail Beşikçi..
 www.AhmetKayaFan.n..
 Kızıl Can Yıldız..
 Sol Yayınlar Onlin..
 Turkish Language L..
 Oyunlarla İngilizc..
 Türkçe Dersleri..
 Serkan Engin'e ait..
 Gnoxis..
 Toplum Düşmanı..
 TSİP..
 Evrim Teorisi..
 olhayat..
 Paylaşım Radyo..
 Ortak Paylaşım..

 usanmazlar.....
 'Yasak Site'..
 Kızıl Bayrak..
 --Ozan Rap--..
 ÖzgürOkul.Org..
 yeni özgür haber..
 Yürüyüş..
 Milliyet..
 Fanatik..
 Eski Şirince..
 Halkın Sesi TV..
 Alevi Forumu..
 Anarsi.org..
 Evrensel..
 Kürdistan Devrimci..

IP bilginiz
Merhaba, Misafir
ip: 54.81.102.236
ispniz: amazonaws.com
Server: compute-1

Site Analiz
Top-Ten Countries visiting Şirince Paylaşım

1 COM COM
2 unknown unknown
3 NET NET
4 Turkey Turkey
5 Germany Germany
6 Russian Federation Russian Federation
7 Netherlands Netherlands
8 Switzerland Switzerland
9 ORG ORG
10 Belgium Belgium

View MS-Analysis

Hava Tahmini
İstanbul Ankara
İzmir Antalya
Adana Bodrum

IRMAKLARIN YOSUNU, BALIKLARIN PULUYUM

Sevda Akdağ Kuran

Memet ipin ucunda sallanan irice üç alabalığı karısının eline tutuştururken bakışlarını bahçenin en serin, en gölge köşesinde, tahta sedirin üzerinde oturan nenesine kaydırdı, gülümsedi. Ama yüzünde yaşının, görüp geçirdiklerinin, adeta bir kanıtıymışcasına oluşmuş sayısız çizgileriyle yaşlı kadın onun bu gülümsemesine karşılık vermedi. Aksine gözlerinde, kırılgan, acılı bir bakış yüzünü öbür tarafa çevirdi. Bu anlamlı baş çeviriş aslında kendince çok şey anlatıyordu. Anlatırdı...Nenesi gibi gerçek yaşını artık kimsenin bilmediği yaşlılıktaki kürt kadınları başı öyle kolay kolay öbür tarafa çevirmezlerdi. Ya da zaman zaman laf olsun diye çevrilen başla apayrı şeyleri anlatırdı. Yılların, acıların bileşkesinde dokunmuş bir resim, söylenecek en son söz, verilecek en sert cevaptı bu baş çeviriş.


Suçunun ayırımında, baş çevirişi hakettiğinin farkında olmanın sıkıntısı dakikasında çöreklendi Memet´in içine. Sıkıntı dayanılmaz bir hal aldı. Oysa kolay altedilecek bir adam değildi. Ciddiydi, katı ve sertti. Kendince kuralları atalarının koyduklarıyla birebir örtüşmese de aşiretine, soyuna sopuna, “nıfş” ına ters düşecek bir ameli olmamıştı. Nenesinin acılı yüzü, hüzünlü bakışları aklına geldi. O yüz, o bakışlar birer çelik mengene olup göğsünü, boğazını sıkmaya başladı. Bir yandan gömleğinin düğmelerini açarken bir yandan da elinde balıklarla içeriye yönelen karısının ardından seslendi.

–Dışarıda temizleme ben içeri su getiririm büyük leğende temizlersin.

Karısı dönüp “olur” anlamında gözlerini yumdu. Belli ki Memet´in ne demek istediğini çok iyi anlamıştı. Nenesinin konuştuklarını anlamamasını istediği zamanlarda karısıyla hep türkçe konuşurdu. Zaza kürtlerindendiler.Bey sülalesinden geliyorlardı. Hani bir çok insan dedem falan paşa, filan sadrazamın sülalesinden geliyorum, büyükannem “saraylı” imiş diye anlatır ya kürtlerde bu az, çok azdır. Çünkü kimin aga, kimin bey olduğu bütün aşiret, bütün köy, bütün yörece bilinir. Bunu söylemek; Ben beyim, ben ağayım demek beyliğin, ağalığın ağırlığına sığmaz, onu küçültür. Bir de yokluk, yoksulluk. Memet aslında bir “bey” torunuydu. Ama bunu bu günkü haline bakarak söylemek biraz tuhaf, biraz saçma kaçıyordu. Her ne kadar köyde gene de hatırı sayılır miktarda toprakları varsa da o en çok da çocukları okusun diye çekip Elazığ´a gelmişti. Köydeki malı mülkü küçük kardeşlerine teslim etmiş, onlarda her yıl ekip biçilenden payına düşeni getirip bırakıyorlardı. Buğdaysa buğday, cevizse ceviz, peynir, yağ, çökelik ve gurut.

Yaşı elliyi geçmiş Memet Elazığ´a ilk geldiği zamanlar bir çok köylüsünün yaptığı gibi “baltacılık” yapmış, baltasını sırtına atıp mahalle mahalle dolaşarak kışlık odun kırmış, oldukça ağır ve yorucu olan bu işin ardından Elazığ Çimento Fabrikası´na işçi alındığını duyduğunda gidip fabrikaya girmişti. Neredeyse 25 yılı bulmuştu göç ediş. Çocuklar okumamışlardı. Büyük kızı kendisi istememişti okumayı. Oysa Memet en çok da onun okumasını isterdi. Köyde oturdukları zamanlar bir gün Elazığ´a gelmiş trenle Palu´ya dönüyordu.O zamanlar bir kaç saat süren tren yolculuğunda kompartımanı gencecik bir öğretmen kız ve babasıyla paylaşmıştı. Kız elindeki gazeteden babasına masal okur gibi haberleri okuyordu. Gazeteler baştan sona Yassıada yargılamalarının haberleriyle doluydu. Kız haberi okuyor ,ardından babasının anlamadığı yerleri durup detaylıca anlatıyordu. Adını, soyadını, adresini zor bela yazıp, büyük harfleri heceleyerek okuyabilen Memet de can kulağıyla dinliyordu. Bir çok Palu´lu gibi o da Menderes hayranıydı. Gazyağını, Vita yağını, yolu, suyu onunla tanımışlardı. “Dÿndik” denilen minicik kandiller kullanıyorlardı aydınlanmak için. içinde bir tür yağla ıslanmış bir fitilin bulunduğu bu el kadar alete türkçede yağdanlık diyorlardı. Işığının kendine faydası yoktu. Uzun kış akşamları karanlığın hakimyetinde bir tür yarım yaşantıydı. işler karanlık basmadan aceleyle bitirilmek zorundaydı. Hele de ev işleri. Ama el işi yapan kadınlar sanki bu karanlığa isyan edercesine dındik ışığında, akşamları örerlerdi çorapların, eldivenlerin, atkıların çoğunu. Hele genç kızlar içlerinde iğne oyası yapanlar bile vardı. Gene de bütün o karanlığa rağmen, gözlerin aşırı örselenmesine rağmen, 80´ine merdiven dayayan köyün “pirikleri” ipliği iğneye “Saplamak ta” zorluk çekmezlerdi. Gözlük mü? Adı duyulmamıştı bile. Gözlüklü birini gördüklerinde biyonik adam görmüş gibi oluyorlardı. Ama sonra...Sonra Menderes geldi. Ardından o bir teknoloji harikası gaz lambaları ve gaz ocakları...Gaz lambasının ve gaz ocağının en çok ışığını ve ateşini istedikleri miktarda azaltıp çoğaltabilmelerini sevdiler. Elinle minicik bir tekerleği çeviriyorsun hop kocaman ışık. Ama gaz yağını idareli kullanayım ya da fazla ışık rahatsız etti diyorsan geriye çeviriyorsun tekerlekciği al sana daha az ışık, biraz daha geriye daha az ışık, biraz daha...Gaz ocağı da öyle. Her ne kadar onu gaz lambasından çok çok sonra evlerine soktularsalar da. Çünkü ocaklarının sıcağını ve pişirdiklerinin lezzetini kolay kolay başka şeye değişmeyeceklerdi. Ama Elazığ a çalışmaya gidenlerin getirmesiyle önce bir iki ev ardından bir çok ev gaz ocağına da “ısınacaklardı.” Bir de Menderes aşiretlerinin büyükleriyle, şeyhleriyle çok iyi ilişkiler kurmuştu. Onlara değer veriyordu. Adamlar ta Ankara´dan kalkıp aşiretlerinin ocaklarına, şeyhlerinin dergahlarına kadar gelip tanışıyor, Ankara ile ilgili bir dertleri var mı diye soruyorlardı. “Gavur” u bu topraklardan attıktan sonra unutulanları ilk kez birileri hatırlıyordu. Gavuru kovduktan sonra kaç kez kavga edip, ezilip, sürülüp, küstükleri taraftan birileri ilk kez gelip, el uzatıp, barışalım diyordu. Hele de bu elde yol, su, ışık, sağlık ocağı ve ebe varsa hiç düşünmeden tutmuşlardı. Ama şimdi o da gidiyordu. Bu onun mu yoksa kürdün kadersizliği miydi anlayamıyorlardı. Kadınlar, erkekler heyvah...heyvah...edip duruyorlardı ama nafile!O bir türlü barışamadıkları felek – kader ikilisi gene bir olmuş oyununu oynuyordu. Asacaklardı Menderes´i.

ìşte o tren yolculuğunda babasına ve Memet´e biraz da hüzünle haberleri anlatan o öğretmen kıza hayran kalmıştı. Memet sormadan yaşlı baba biraz da gururla anlatmıştı.

– Kızım okudu öğretmen çıktı, Palu´da görev yapıyor. izine gelmişti tekrar yerine götürüyorum.

Memet´in iki oğlu vardı o zamanlar ve karısı hamileydi. Elini yanağına koyup trenden dışarıya, dışarıdaki ağaçların tepelerine dikmişti gözlerini. Hepsi de ışığa ve göğe ne kadar yakın ve görkemliydiler. Hele ara sıra önünden geçip durdukları kavaklıklar ne kadar kendi başlarına buyruk ve yüksektiler. “Eğer Gülizar kız doğurursa onu öğretmen yapacam.” Diye içinden geçirip durmuştu.

Sonra Menderes idam edilmiş, yarımyamalak okumasıyla Memet ona dair haberleri hep ağızdan ağıza, kulaktan kulağa duymuş ve bir kaç yıl sonra da pılıyı pırtıyı toplayıp evi Elazığ´a taşımıştı. Gülizar o bir kaç yıl içerisinde bir kız bir oğlan daha doğurmuştu. Dört çocuk babasıydı şimdi. Bu sayı gelen 4 yıl içerisinde bir kız ve bir oğlanın daha eklenmesiyle altıya çıkacak ve yaşı kırkı çoktan geçmiş Gülizar´ın adetten kesilmesiyle de altıda kalacaktı. Ama Memet ikinci kız doğana kadar içine düştüğü huzursuzluğu kimseye belli etmese de Gülizar anlamıştı. “Tek kız” huzursuzluğuydu bu. “Aynen tek kız olan halam Atike gibi.” Diye iç geçiriyordu. Hiç büyümemiş, hep 14 yaşında kalmış, hep dibini boyladığı Murat´ın sularına batıp çıkarak, en çok da annesinin yani Memet´in babannesinin yüreğini 80 yıldır kavuran Atike gibi. Ama Gülizar sonuncuyu kız doğurarak tek kız korkusundan Memet´i kurtarmıştı. Tek kızlar onlarda çok kıymetlidir. Narin bir çiçek gibi bakılır, bir mücevher gibi saklanır gizlenirler. Babanın, annenin, gardaşların gözbebeğidirler. Bu hele de bir bey kızıysa değer beş – on misline katlanır. Onun bindallısı bir başka parlar, kınası bir başka kırmızıdır, saçları bir başka taranır, sırtı bir başka liflenir. En güzel en uysal ata o bindirilir, Palu´ya gidildiğinde ilk önce onun için kumaşlar, onun için takılar bakılır. Evlendirilip gitmesinde (yüzünün akıyla) düğün dernek oğlan evinedir. Baba evi “ölü evi” gibidir. Ardından günlerce ağlanır, günlerce boş yatağına bakılıp göz yaşı dökülür. Ama gittiği yer zulüm de etse dövüp sövse de artık sahip çıkılmaz. Çünkü o bir kere gitmiştir yani ölmüştür. Ölüler geri dönemez ait oldukları yerde cehennem azabı da çekseler kalmak zorundadırlar. Belki de bunun için tek kız kıymetlidir. Bütün kızlar için bu böyledir aslında ama tek kız için daha başkadır. Bu başkalık yerini dolduracak bir başka kızın olmayışıdır. Sevgisi öyle yarım, öyle kısa yıllar boyu asılı durur baba ocağında.Göze görünmese de her iç çekişde yüreğe süzülendir.

Memet babası ve annesinin ölmesine rağmen yaşı yüzü çoktan geçmiş nenesinin güçten düşmesi haricinde hemen hemen ciddi hiç bir rahatsızlığı olmadan halen daha yaşamasına şaşıyordu. Köylülerinin bir çoğu “acı yaşatıyor onu.” Diyordu.Önceleri herkes biliyordu Atike´nin öyküsünü sonra bir kuşak neredeyse tümden toprak olmuş ve unutulmuştu bu hazin öykü. Aslında on yıllar boyu yavaş yavaş herkes unutmuştu. Babası, abileri, amcaları, teyzeleri, yeğenleri. Bir tek anası unutmamıştı. Hele bu son bir kaç yıldır eve aldıkları o sinema aletinde akşamları konuşan o sarı kızı gördükçe daha bir hatırlar olmuştu. Sarı uzun saçları, bir sarı gülün açılmış güzelliğindeki yüzü, o yüzdeki gözler, dudaklar, ille de dudaklar. Atike´si sanki o sarı sinemacı kızın önündeki kağıda bakıp bakıp konuştuğu akşamlar Murat´ın sularından bir peri kızı gibi silkinip çıkıyor, 14 yaşının masumluğuyla televizyon ekranını dolduruyordu. “Daye” diyordu. “Beni niye korumadın, beni niye kurtarmadın daye.” Diye soruyor, sonra devam ediyordu.

– Zalim Fırat´a göre sessiz, uslu, nazlı akan Murat sizin bildiğiniz gibi değil. Suları çok karanlık ve soğuktu ana. Başım suya bir değdi ödüm koptu. Anam olsun istedim yanımda. Elimi tutsun istedim.Ölüm bu son saniyelerde bu kadar korkunç görünmesin, sular bu kadar ağır ve karanlık olmasın istedim. Yoktun...Sen yoktun...Daye...Dayeee...

Her akşam o kalın camın ardında o Gulazer (Sarı gül demek. Adını sarı gül koymuştu haber spikeri kızın.) çıktı mı duymayan kulakları duyuyor, az gören gözleri gençliğinin gözleri olup camın üzerindeki bütün çizgileri tek tek seçiyordu. O çizgiler, renkler dağılıp, bölünüp, birleşip Atikesi oluyordu. Sonra...Sonrası gene baş çeviriş, gene gözden akamayan yaşın yüreğe kan gibi damlaması, gene başa çaresizce dayanan el, gene hüzün ve keder.

Atike beyin tek kızıydı. Palu beylerinden Koç Ahmet Bey´in tek kızı.Bey çocuklarını çok severdi ama Atike bir başkaydı. Her sabah kendi elleriyle tarardı saman sarısı saçlarını. Bu tarayış bir ibadet gibiydi bey için.Bir kutsal ayin. Beyin kalın kaşları yukarı kalkar, masmavi gözlerini dumanlı bir bakış kaplar, kalın bıyıkları belli belirsiz titrerdi. Gözleri Murat´ın suyu gibi çakım çakım çakır olan biricik kızının Acem´in kaçak ipek kumaşından daha parlak, daha yumuşaktı. Ona baktıkça ömrüne ömür katılıyor, yüreği ferehlayıp yılların altında ezilmiş “bey” gövdesi hafifliyordu. Atike beyin gözünün ışığı, evin soluğuydu. Bunu bütün aşiret bilir, Atike bir ceylan gibi köyün içinde sekti mi bütün gözler “aman Allah´ım koru onu” diye telaşla açılırdı.şimşir tarak Atike´nin saçlarında bir huzurlu, dingin ezgi söyler gibi dolanır, baba ve kız o anın keyfini etrafa, kurda, kuşa, ağaca, suya dağıttıkları huzurlu bakışlarla yaşarlardı. Sonra bey Atike´sini gene en sevdiklerinden olan, eşi benzeri az bulunur atına bindirir, kendisi atın kolanı ellerinde, aslında bir beye hiç yakışmayacak bir durumda yani yürüyerek, Murat´a atı “suvarmaya” götürürdü. Bu her sabah, her gün, yıllardır böyleydi. Ama öyle zamanlarda, öyle yerlerde yaşıyorlardı ki huzur hep kısa süreli, sevgiler hep acılara gebeydi.

Bir gün, o uğursuz gün karşı köyün ağaları Atike´yi istemeye geldiler. Atike daha 14´ünde, beye göre küçük, töreye göre zamanı gelmiştir. Bey bu dinlemez töre filan. Aslında töre de kanun da onun sözüdür. Kızımın yaşı küçük, daha erken deyip başından savmayı kurmaktadır kafasında. Kürt kilimleri, kıl palazlarla kaplı kocaman odada, iki taraflı serili döşek kalınlığındaki yer minderlerinde sırtını halı yastıklara dayayıp en başta oturan beyden sonra sağlı, sollu köyün yaşlıları, aşiretin ileri gelenleri ve kızı istemeye gelenler oturmaktadır. Onlar da ağadır, beydir. Bey tam ağzını açacakken hiç ama hiç beklenmedik bir şey olur. Atike bir ceylanın seriliğinde dalar odaya. Babasının karşısına dikilip konuşur.

– Ben daha küçüğüm baba beni bunlara verme.

Bey dingin, sakin döner odadakilerine “Kızımı duydununz, daha küçük. Benim verilecek kızım yoktur.” Der. Der demesine de kürtlerin tarihinde bir ilk yaşanmaktadır. Bin yılların karşısında incecik bir dal gibi duran Atike bir kayayı değil bir dağı yerinden oynatmıştır. istemeye gelenler boyunlarını büküp homurdanıp giderler. Ertesi gün her zamanki gibi sabah erkenden kalkılır. Bey tarar kızının saçlarını yeni doğan güneşin ilk ışıklarının parlaklığında. Sonra Atike ata bindirilip Murat´ın yolu tutulur. Murat´a atını, hayvanını suvarmaya götüren bir tek bey değildir. Gerisini diğerleri anlatır on yıllar boyu:

Bey Atike´yi yavaşça, kırılacak, narin bir eşyayı indirircesine yumuşak hareketlerle indirir attan. Sonra başı önünde konuşmaya başlar. ”Ben koskoca bir beyim. Sen nasıl benim önümde, aşiretin önünde öyle konuşursun. Ben seni zaten vermeyecektim.” Atike ses çıkarmaz. Sadece Murat´ın kıyısında durur, sırtını babasına döner. Bilir, eğer yüzünü dönse babası yapamayacak yapması gerekeni. Kendisi de yapamaz. Çünkü bey babasınındır o hak. Aşiret önünde beyliğin ağırlığı böyle korunmalı, böyle dediği dedik yaptığı kutsal olmalıdır.

Başını usulca kaldırıp karşı kıyılara, o kıyılar boyu sıralanmış dağlara son kez bakar. Bu dağlar böyle yan yana durmuş, yüksek ve geniş göğüsleriyle kimi binbir çiçeğe, kimi meşe ve palamut ağaçlarıyla kaplı yamaçlarında çeşit çeşit hayvanlara, ille de ceylanlara ev sahipliği yaparken, Murat kıyı boylarında nice toprağa, ağaca, kurda, kuşa ve insana can verirken neden kendisine, Sarıgül´lere, Elif´lere, Şirvan´lara ölümü sunsundu. Neden güneş alabalıkların pullarını elmas gibi parlatırken bir genç kızın soluksuz, soğuk bedenini ısıtamasındı. Neden her gün, her gece dualarıyla andıkları o şeyhler, o pirler onlara bu kadar uzak ve sessizdiler. Atike bir sormaya başlasa ne kadar çok sorusu olacaktı. Oysa sormaya vakti yoktu. Derin bir iç çekti. Bu son iç çekişle karşı kıyıdaki meşeliklerin, palamutların yeşilini gözlerine, ciğerlerine çekmek orada sonsuza kadar kendisiyle birlikte uyutmak istiyordu. Dağların uzak yamaçlarında uzak ve tek ağaçlar ilişti gözlerine. Oldum olası köklerinin yarısı dışarıda, yarısıyla da tutundukları yamaç başlarında umutsuz bir yaşam mücadelesi veren “tek ağaç” lara içi sızlardı. Her gün, her an yok olmayı bekler gibiydiler. Oysa dalları herşeye rağmen yemyeşil ve göğe uzanmışlardır. şimdi kendini acıdığı o tek ağaçlar gibi görüyordu. Yaşam dolu yemyeşil bir candı. Murat´ın kıyısı uçurumu olmuştu ve tek başınaydı.

Bir dal gibi titremektedir Atike. Gözlerini yummuştur. Beklediği sırtına dokunacak baba eli değil “bey darbesi”dir ve gelir o darbe. Sular çok karanlık, Murat çok acımasızdır. Murat´ın dibinde yüzyıllar belki de binyıllar boyu yatan diğer Atike´ler, Gülizar´lar, Şirvan´lar, Berfin´ler, Elif´lerle buluşur. Sessiz ve soğuk sularda sessiz ve boğuk.

íşte bunun için kızar nenesi ona her balık getirişinde. “Onlar benim Atike´min etini yemişlerdir.” Der. “Her balıkta Atike´mden bir parça vardır. Nasıl yersiniz”diye ilenir.

Balık demek Atike´nin bir varmış bir yokmuş yaşamı demekti. Balık demek ana yüreğine saplanan engerekti her gün zehirini biraz daha fazla akıtan.

Memet içeride, nenesinin gözlerinden uzakta yıkadıkları alabalıkların Murat´da tutulmadıklarını biliyordu ama gelip ruhunu teslim alan suçluluk duygusu dayanılmaz olunca bıraktı su dökmeyi. Karısı derin bir iç çekmenin dışında ses etmedi.


(Şirince'den Not: Bu öykü “Şirince Damar” Şiir, Öykü ve Deneme Yarışması'nda 1. olmuştur.)



Yazıcıya Uygun Sayfa  Yazıcıya Uygun Sayfa      Tavsiye Et  Tavsiye Et






Copyright © Şirince Paylaşım Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-09-17 (1928 okuma)

[ Geri Dön ]

Bu resmi görmeniz için 'flash player' iniz olmalş...
© w w w . s i r i n c e . n e t 1999-2008 Bütün hakları saklı Degildir!


Sitemiz katılımcıların düşüncelerini düşünce özgürlüğü ortamında paylaştığı bir sitedir.
Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Sitemizdeki her türlü materyal kullanılabilir. Lütfen sitemizi kaynak gösteriniz.
Web site engine's code is from PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.18 Saniye