Malta Sürgünleri ve İmralı
Bilal N. Şimşir’in, Bilgi Yayınevi tarafından yayınlandığı “Malta Sürgünleri” adlı kitabı elime geçince ilgiyle okudum. Kitap Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonucunda yenilen Osmanlı Devleti’nin son dönemini ve Kurtuluş Savaşı sürecindeki İngilizler tarafından Malta Adası’na sürülenleri anlatıyor.
Kitapta tarihten ders alınmasını gerektiren ilginç örnekler var. İnsan ister istemez durumu günümüzde yaşananlarla kıyaslıyor.
Kitaptan Özet
Savaş sonrası yapılan anlaşma çerçevesinde İstanbul’da insan avı başlıyor. Önce ordu komutanları “savaş suçlusu” diye tutuklanıyor. Sonra savaş sırasında Almanlarla işbirliği yapan “ittahatçı”lar... Sonra da Ermeni soykırımı yaptıkları gerekçesiyle bazı eski devlet yöneticileri tutuklanıyor. İngilizler bu tutuklanan insanları, kendilerinin yargılaması gerektiğini de Osmanlı yönetimine kabul ettiriyorlar. Tutuklananlar Malta’ya gönderiliyorlar.
Tutuklamaların esas amacı politik nedenlere dayanmaktadır. Özellikle İngilizlerin esas amacı bütün Anadolu’yu kendi sömürgesi haline getirmek, savaşın öcünü almaktır. İngilizler bu tutuklamalarla daha başından Anadolu’da bir kurtuluş savaşı başlaması ihtimalini de yok etmek istemektedir.
Bu süreçte Osmanlı-İngiliz ilişkisi, efendi-köle ilişkisi anlayışı ile yürütülüyor. Alman tutsakları Almanya’da yargılanmak üzere Almanya’ya geri verildiği halde bu uygulama Türk tutsaklara uygulanmamış. İngiltere’nin yenilen Almanya ile ilişkisi farklı, Osmanlı ile ilişkisi farklıdır. Efendiler arasındaki ilişki ile efendi köle arasındaki ilişki farkıdır elbette. Almanlar savaşta “yenilen efendi”, Osmanlılar “yenilen köle” olarak görülmüşler.
Daha sonra Ankara Hükümeti’nin kararlı tutumu ve akılcı davranışıyla (Anadolu’da Malta Sürgünleri’ne karşılık olarak İngiliz subaylarının tutuklanması) İngilizleri tutsak değiş tokuşuna zorlamış, Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasıyla birlikte Malta Sürgünleri de özgürlüklerine kavuşmuşlar.
Malta’da kaldıkları sürede tutuklu Osmanlı yöneticileri, İngiltere makamlarına yüzlerce mektuplar yazmışlar. Onlar bu mektuplarında yazdıklarıyla; kimileri teslimiyetçi-işbirlikçi olduklarını gösterirlerken, kimileri onurlu davranmışlar ve kendilerine yapılan bu zülmü, isyancı bir tavırla protesto etmişler.
Tutsaklık ve Onur
Tutsaklık her insan için zordur. Tutsak olan insanlar, düşman tarafından cezalandırılmak amacıyla cezaevine konur. Çoğunlukla tutsağın tavrı durumu değiştirmez. Tutsak yine de cezalandırılır.
Bahsettiğim elbette ki siyasal suçlardan (!) tutuklanan kişilerdir. Bu kişilerden ortaya genel olarak iki tür tavır ortaya çıkmaktadır:
Korkaklar, sadece kendi canını düşünenler, kişisel çıkarcılar ilkesizdirler ve tutukluluk sürelerince çoğunlukla teslimiyet ve işbirliğini seçerler. Bu tipler onursuzdur, ikiyüzlüdürler, sahtekardırlar.
Bir de insanlık adına, ulusların eşitliği adına, özgürlüğü onurlarının temeline oturtan, düşman eline düşmüş olanlar. İnsanlık tarihi teslimiyet yerine onurlu direnişi seçen ve ölümü kucaklayan binlerce devrimciyle doludur. Yakın tarihimizde akıl almaz ölümüne işkencelere rağmen direnen İbrahim Kaypakkaya bir çok devrimciye örnek olmuştur.
Bugünlerde yaşananlar insana ister istemez tarihi hatırlatıyor. İster ulusların Kurtuluş Savaşlarında olsun, ister devrimci sosyalist mücadelede olsun; halka zulüm saçan tiranlara karşı direnenler halkın gönlünde taht kurmuştur.
Düşlediğimiz güzel bir dünya umudunun hala yaşıyor olmasını direnenlere borçluyuz.
Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesini Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelesi ile bire bir kıyaslamak olanaksızdır elbette. Her ikisinin da koşulları farklıdır. Ama mücadele önderlerinin takındıkları tavır bakımından kıyaslanabilir.
Malta’da tutuklu kalanlardan işbirlikçi-teslimiyetçiler İngiltere Hükümet yetkililerine verdikleri mesajlarda “İngiltere’ye dost olduklarını, bırakıldıkları takdirde İngiltere’ye hizmet edeceklerini” belirtiyorlardı. Onursuz tutsaktı onlar. Tarih onları sahneden sildi, adları sadece kitaplarda yüzkarası insan olarak geçiyor.
İster Ulusal Kurtuluş mücadelesi açısından olsun, ister sosyalizmi hedefleyen devrim mücadelesi olsun, tutsak düşmesi halinde onurlu bir direniş sergilemesi her önderin en başta gelen bir özelliği olmalıdır. Eğer bu özellik yoksa o kişinin onurlu bir önderliğinden söz etmek olanaksızdır.
Sonuç
Şimdi yakın tarihimize bakıyorum da onurlu direniş örneklerini görebildiğim gibi onursuzlukları da görebiliyorum.
Örneğin biri önüne “Türkiye’ye hizmet etmeye hazırım” diyerek, politik çizgisine “demokratik açılım”ları koymuş.
Bazıları da bir zamanlar tutsak düştüğünde bülbül kesilmiş, örgütünün bütün bilgi ve belgelerini vermiş, sonra da illegal çalışmasına son vererek legal çalışma kararı almış sonra da önüne “demokratik hedefler” koymuş.
İsimleri ne olursa olsun bu iki anlayış kitlelere farklı görüntüyle gitseler de, onlar aynı iplikten dokunmuşlardır. Her iki anlayış da son tahlilde mücadeleyi değil işbirliğini seçmiştir. Ve zaman bu tercihin pratik sonuçlarını gözler önüne daha sermektedir.
Bu teslimiyet tavrına tarih söyleyeceklerini söyledi, söylüyor, söylemeye de devam edecek. Kimsenin kuşkusu olmasın. Emekçilerin çıkarları ve nihai hedefleri doğrultusunda beyinleri çalışan, yürekleri çarpan dürüst önderler, yazar çizerler dün vardı, yarın da olacak.
Sadede gelelim, günümüze uyarlayarak kitaptan çıkardığım sonucu ileteyim: Tarih yapraklarına “kahraman” ya da “teslimiyetçi” olarak geçmenin sınavı tutsak düşüldüğünde verilir.
Turgay Usanmaz
17 Nisan 2006


















