KORUK
Turgay Delibalta "KURUK" ROMANIYLA 16 - 24 NİSANDA İZMİR KİTAP FUARINDA... Roman Nisan ayında ise kitapçılarda...
Ama öncelikle kitabın adı neden Kuruk, buna kısaca değinmek gerek.
“Alman kontu Brendenburglu George (Dozsa 1514) Macar ve Romanya soylularına
karşı savaşan komutandır. Dozsa’yı Macar, Roman, Alman soyluları şişlere takarak
öldürürler. Dört parçaya ayırıp, etlerini pişirip askerlerine yedirirler. Onu
destekleyen askerlerini ve Haçlı ordularına katılarak savaşmayı reddeden
aileleri kılıçtan geçirirler. Geriye kalanlaraysa Macaristan ve Romanya
soylularının öç alma hırslarının biraz yatıştığı zamanda alınlarına haç
biçiminde yanık işareti (damga) yaparlar.
Bundan ötürü Macar köylüleri, serf ve köleleri kendilerine ‘Kuruk’ demişler. Bu
işareti taşıyanlar, Macaristan soyluları ve devlet katında hiçbir alanda,
mekânda barındırılmazlar. Bu işaret, Macaristan’daki tek köylü hareketinin
anısını canlandırır. Kutsal haç işareti (Kuruk) bir direniş simgesi haline
gelir.”
Türkiye’nin solcuları, sosyalistleri, devrimcileri Macar serf ve köleleri gibi
fişlendiler. Uğruna ölümlere göğüs gerdikleri bu ülkede yaşama olanakları
ellerinden alındı. 1514 yılındaki Kuruklar ile 80’li yıllardaki demokrat,
devrimci, yurtsever, sosyalist kesimin yazgılarının benzeşmesinden kaynaklanan
acının ne derece utanç verici olduğu her geçen gün biraz daha gün yüzüne
çıkmakta.
Devrimcileri, demokratları, yurtseverleri, sosyalistleri şişlere takmadılar
belki, alınlarına kızgın damga vurmadılar belki; ama askılarda sallandırdılar,
işkencelerden geçirdiler, darağaçlarına yolladılar. Hapislerde çürütmeye
çalıştılar. Sonra aç susuz, işsiz güçsüz bıraktılar…
Bu arada binlerce kamu çalışanı kapı dışarı edildi, devlet dairelerinde
barındırılmadı. Kuruk’un Türkçe karşılığı “fişlenmek” olarak kayıtlara geçti. Bu
kayıt işlemi, günümüzde hâlâ ve çok yoğun olarak sürdürülmekte, üstelik daha
modern teknolojik aletlerle, yöntemlerle…
Turgay Delibalta, bu romanıyla, dünyanın bütün “Kuruk”larına sevgisini, dünyanın
bütün zalimlerine/sömürgenlerine de nefretini bir kez daha haykırmayı görevi
bilmiş...
------
Parlament Mavisi (Öyküler)
Turgay Delibalta, Parlament Mavisi Portakal Dilimleri’ne topladığı öykülerinde,
modern dünyanın insanın iç dünyasına bıraktığı derin sorunsallarla boğuşuyor.
Bir makineden çıkmışçasına tektipleşen varsıllar, yoksullar tüketim kıskacında
tatminsizliğe yazgılı yaşamlar sürdürüyorlar.
Turgay Delibalta, yaşanmışlıkların ağır yükü nedeniyle olsa gerek, her şeyin
içiyle derin ilişki kuruyor. Tüm hikâye kahramanlarının içiyle çok yakın
akrabalıklar oluşturuyor. Yazar ile öykü kahramanları arasında bir ikiz
kardeşlik hissi uyandırıyor. Onları, salt gündelik yaşamlarının ağır yüküyle
değil, içlerine doldurduklarıyla da okura aktarıyor. “Dış”ın çekilmezliği “iç”in
bozulmamışlığıyla, kirlenmemişliğiyle harmanlanıyor. Öyle ya, insan denen
yaratık “dışarıda” bir canavara dönüşebilirken “içinde” masum(cuk) kalabiliyor!
Bir tür “zırh” yani… Bu “zırh”ın her koşulda insanın işine yaradığını itiraf
etmeliyiz. Aksi halde, çok küçük bir azınlık dışında, büyük kalabalıklar kendi
yalnızlıklarında, yoksulluklarında ve yoksunluklarında daha “yaşama uğraşısı”nın
başında telef olup gidecekler.
Her biri yürek burkan öyküler. İnsanın nasıl mazlum ve zalim, nasıl yüce ve
aşağılık, nasıl güçlü ve zayıf, nasıl direngen ve aynı zamanda kırılgan bir
canlı olduğunu anlamak için bir de Parlament Mavisi Portakal Dilimleri’ne giren
öyküleri okuyun.
“Hep düşünürüm, insan neden kendini böyle çekilmesi olanaksız acılara bırakır ve
kendi yangınına bir damla su bile atmaz... Dahası, neden acılarının ardından
içinden geldiği gibi bir tek çığlık atamaz…”


















