KORUK

Turgay Delibalta "KURUK" ROMANIYLA 16 - 24 NİSANDA İZMİR KİTAP FUARINDA... Roman Nisan ayında ise kitapçılarda...

Nisan 16, 2011 - 19:38
 953
Kuruk, bir özyaşam öyküsü olarak da değerlendirilebilir, ancak bu ülkenin 1970’lerden günümüze uzanan tarihine de ışık tutan, tanıklık eden bir özyaşam öyküsü olarak…

Ama öncelikle kitabın adı neden Kuruk, buna kısaca değinmek gerek.

“Alman kontu Brendenburglu George (Dozsa 1514) Macar ve Romanya soylularına karşı savaşan komutandır. Dozsa’yı Macar, Roman, Alman soyluları şişlere takarak öldürürler. Dört parçaya ayırıp, etlerini pişirip askerlerine yedirirler. Onu destekleyen askerlerini ve Haçlı ordularına katılarak savaşmayı reddeden aileleri kılıçtan geçirirler. Geriye kalanlaraysa Macaristan ve Romanya soylularının öç alma hırslarının biraz yatıştığı zamanda alınlarına haç biçiminde yanık işareti (damga) yaparlar.

Bundan ötürü Macar köylüleri, serf ve köleleri kendilerine ‘Kuruk’ demişler. Bu işareti taşıyanlar, Macaristan soyluları ve devlet katında hiçbir alanda, mekânda barındırılmazlar. Bu işaret, Macaristan’daki tek köylü hareketinin anısını canlandırır. Kutsal haç işareti (Kuruk) bir direniş simgesi haline gelir.”

Türkiye’nin solcuları, sosyalistleri, devrimcileri Macar serf ve köleleri gibi fişlendiler. Uğruna ölümlere göğüs gerdikleri bu ülkede yaşama olanakları ellerinden alındı. 1514 yılındaki Kuruklar ile 80’li yıllardaki demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist kesimin yazgılarının benzeşmesinden kaynaklanan acının ne derece utanç verici olduğu her geçen gün biraz daha gün yüzüne çıkmakta.

Devrimcileri, demokratları, yurtseverleri, sosyalistleri şişlere takmadılar belki, alınlarına kızgın damga vurmadılar belki; ama askılarda sallandırdılar, işkencelerden geçirdiler, darağaçlarına yolladılar. Hapislerde çürütmeye çalıştılar. Sonra aç susuz, işsiz güçsüz bıraktılar…

Bu arada binlerce kamu çalışanı kapı dışarı edildi, devlet dairelerinde barındırılmadı. Kuruk’un Türkçe karşılığı “fişlenmek” olarak kayıtlara geçti. Bu kayıt işlemi, günümüzde hâlâ ve çok yoğun olarak sürdürülmekte, üstelik daha modern teknolojik aletlerle, yöntemlerle…

Turgay Delibalta, bu romanıyla, dünyanın bütün “Kuruk”larına sevgisini, dünyanın bütün zalimlerine/sömürgenlerine de nefretini bir kez daha haykırmayı görevi bilmiş...

------

Parlament Mavisi (Öyküler)

Turgay Delibalta, Parlament Mavisi Portakal Dilimleri’ne topladığı öykülerinde, modern dünyanın insanın iç dünyasına bıraktığı derin sorunsallarla boğuşuyor. Bir makineden çıkmışçasına tektipleşen varsıllar, yoksullar tüketim kıskacında tatminsizliğe yazgılı yaşamlar sürdürüyorlar.

Turgay Delibalta, yaşanmışlıkların ağır yükü nedeniyle olsa gerek, her şeyin içiyle derin ilişki kuruyor. Tüm hikâye kahramanlarının içiyle çok yakın akrabalıklar oluşturuyor. Yazar ile öykü kahramanları arasında bir ikiz kardeşlik hissi uyandırıyor. Onları, salt gündelik yaşamlarının ağır yüküyle değil, içlerine doldurduklarıyla da okura aktarıyor. “Dış”ın çekilmezliği “iç”in bozulmamışlığıyla, kirlenmemişliğiyle harmanlanıyor. Öyle ya, insan denen yaratık “dışarıda” bir canavara dönüşebilirken “içinde” masum(cuk) kalabiliyor! Bir tür “zırh” yani… Bu “zırh”ın her koşulda insanın işine yaradığını itiraf etmeliyiz. Aksi halde, çok küçük bir azınlık dışında, büyük kalabalıklar kendi yalnızlıklarında, yoksulluklarında ve yoksunluklarında daha “yaşama uğraşısı”nın başında telef olup gidecekler.

Her biri yürek burkan öyküler. İnsanın nasıl mazlum ve zalim, nasıl yüce ve aşağılık, nasıl güçlü ve zayıf, nasıl direngen ve aynı zamanda kırılgan bir canlı olduğunu anlamak için bir de Parlament Mavisi Portakal Dilimleri’ne giren öyküleri okuyun.

“Hep düşünürüm, insan neden kendini böyle çekilmesi olanaksız acılara bırakır ve kendi yangınına bir damla su bile atmaz... Dahası, neden acılarının ardından içinden geldiği gibi bir tek çığlık atamaz…”