HAYIRLISI
Ne kusur ettik ki beyim? - diyebildi sadece. Kusur gerekirmiş gibi. -Kusur musur yok. Fazlamız var sade. Dün oydu, bugün sen, yarın öbürü. Kusura kalma Veli Emmi. İş bu. İnsan ayırmaz. Yoksa... Seni severim bilirsin. Mecburiyet bizimki de.
-Kağıt mağıt sormucan mı Hüso?
-Yoh. Dediler bana.
-Kem haber tez ulaşa ha?
-Deme be Veli Emmi. Bu uçsuz kervansız dünyanın neyi kem neyi hayır bilinir mi? Daha da eyi olur bakarsın.
-İnşallah Hüso. İnşallah. Hadi kal sağlıcaklan.
Şöyle bir sağa sola bakındı. “Hey gidi günler” der gibiydi içinden. Altı yıl önce, ilk gelişini hatırladı. Haber beklediydi günlerce, bebesini bekleyen yüklü kadınlar gibi. Müdürün “he” dediğini haber ediverince İhsan, yüreğinde kırlangıçlarla geldiydi bu “kocca” kapının önüne. Neredense, İhsan’ın hali aklına düştü. Güldü yine kasılmayla karışık.
-Prostat felan yok di mi Veli Ağam?
-Ha? - demişti anlamadan.
-Hani hastalık diyom.
-Yoktur İhsan. Nerden belledin?
-Sık gidersin helaya ya. Toptan yapamıyon mu deyi? Bak aracın oldum, rüsva etme beni.
-Yok gözüm. Yoktur. Sık mı gittim? Vallah farkında değilim. Tutarım ben. Sen helecan etme.
Önce güldüydü çok. Sonradan koyuyor adama. “Vay be! Çok işemek bile rüsvalıktır ha işçi takımına? Hayat zor Veli. Sıkı tut herbişeyini. Çişini bile.”
Bu saatte şehri görmüş müydü daha önce? Kimbilir, gördüyse de unutmuştu. Bomboş geliverince otobüs her zamanki durağa, şaşaladı bir. Binmedi. “Hatça telaş eder şimdi. Ne demeli? İlk günden söylemesek mi? Duymaz mı ki elden günden, bana nasıl açılmazsın deyi gücenmez mi?” Daha geçen akşam yaptıkları hesapları hatırladı. Bir maaşla hep hesapla yaşanır efendiler! Hep “onu bi daha ki aya” dediğimiz veballer olur boynumuza astığımız. Bu ay neyi yapamayacağını düşündü içi titrerken. Bari kış biteydi. Birden gözleri nemlendi Veli Emmi’nin. “Allah razı olsun”, dedi. “Allah razı olsun. Herşeyi derleyen, toplayan O’dur. Hatçam. Dünya güzelim. Eridi gitti evimde ocağımda a, o evi ev, ocağı ocak yapan da O’dur. Biri bin eder de öyle koyar önüme.” Yaşlanınca bir hoş oluyor insanın gönlü. Bak şimdi de Hatça’sını gelinliği ile düşünür yakaladı kendini. “Eh, alem adamsın Veli”, diye dürttü kafasını, iki parmağını iyice kıvırıp tokmak ettiği yumruğuylan. Gene de, dudaklarını hafifçe sağa çekeleyen bir arsız, halden bilmez gülümseme ile, öptü, sevdi Hatça’sını içinden. “Harama da uçkur çözdük a, o başka. O bambaşkadır. Er dediğin bir kalçaya gider, er değil hatundur evin direği.”
“Hatça kolay”, dedi sonra. Ele güne ne diyeceğini düşünürken grilendi gözleri. Burnunu çekti, derin, puslu havayla beraber. Hele Asım. Hele Asım. Yüzüne bakamayacaktı. “Sendikasız, sigortasız dedikdi sana”, demiycek mi? “Cin görmüş gibi korktundu örgütlenelim deyince”, demiycek mi, “Merhamet bekleme Veli Emmi! Bu kaderi sen yazdın”, demiycek mi?
“Hemen bir iş bulmalı”, dedi içinden. Kaşlarını kaldırıp, omuzlarını dikleştirdi bir. “Kapatmalı bu ayıbı.” Çabuk çöktü ama. Küçülüverdi gene.
-Hah Veli! İşler de sıradaydı sana a! Ellisine merdiven dayamışı kim işe alır?
Bu aya neyi ertelediklerini hatırladı birden. Yüzü kasıldı, çizgi kadar kaldı gözleri.
-Ama bu sefer beni de alıcan – dediydi kızı. Beraber gitcez, kendim seçcem.
-Peki kızım. – demişti. Beraber gideriz.
Hatta gönül koymuştu şakacıktan:
-Ben kötü mü alıyom koyun gözlüm, beğenmiyon mu benim seçtiklerimi?
-Öyle diil canım babam. Rüyama düştü de geçen. Ondan diyorum. Kırmızı olacak. Upuzun bağcıklı. Accık topuk da istiyorum bu sefer.
Hanımla göz göze gülüşmüşlerdi.
-Ee, kız büyüyo bey, - demişti Hatça. Kazandibiydi bu kız. Kıymetlileri yani.
Yine dikeldi Veli Emmi. Uzaklara doğru dayadı ısrarcı bakışlarını. “İş bulunacak!”, dedi sonra. “Bulacağım! Hep bulmadım mı şimdiye kadar? Daha bile iyisini belki de!”
Ee, Veli Emmi, sen yürü tek. Hayat bu, belli mi olur? Hayırlısı…
Derya Cebecioğlu


















