Hayat Yaşamaya Değer
"Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.... " Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar engebeli yokuşlar önümüze dikilirse dikilsin yine de yaşamak çok güzel.
Diğer türlü nasıl geçer ki hayat? Hep dertlenerek, hep pişmanlıklarımızı dile getirerek, hep eskilerde yaşayarak önümüzdeki bu eşsiz zamanı boşa harcamak niye? Elimize ne geçer? Dertlerimizi her an aklımızda tutarak; insanlara sevgi yerine hoşnutsuzluk sunarak, her sabah asık yüzle kalkıp “işte yine sıradan bir gün” diye sızlanarak günlerimizi çekilmez hale getiren yine bizler değil miyiz? O sıradanlığın içinde, o çarkların arasında sıkışıp kalırken; zaman hızla geçiyor, farkına dahi varamıyoruz.
Aslında hayattan zevk almasını bilmek, yaşarken mutlulukla gülümsemek, içimizdeki sevgiyi en güzel şekliyle başkaları ile paylaşmak, yaşadığımız her anın hakkını vermek o kadar basit ki. Yeter ki farkına varalım, yeter ki her yeni günü sevgiyle, gülümseyerek karşılayalım. Hayat bizleri ne kadar zorlarsa zorlasın yine de her dibe vuruşun sonrasında düzlüğe mutlaka varacağımızı hiçbir zaman unutmayalım. Hayatın sesine kulak verelim, bizimle yaptığı sohbete katılalım. Karşımıza bir şeyler çıkardığında, bizleri gereğinden fazla zorladığında, içindeki mesajı almamızı beklediğini, üstelik o mesajı bizlerden başka kimsenin anlayamayacağını fark edelim. Çünkü hayat her defasında “ BENİ YAŞA” diye bağırıyor.
Bu sesi duyan zevkli insanlardan olalım, nefes alınan her anın değerini buram buram tadalım…
"...yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından." (Nazım Hikmet)
--------------------
Üşüyorum...
Oysaki nasıl da ihtiyacım var sana, bilemezsin !
Üşüyorum... Hüzün şarkıları söyleyen bir sonbaharın zemheriye dönüşmesinin
verdiği fani bir üşüme hissi değil bu. Ellerim buz kesmiş olmasına rağmen, ıssız
bir gecede yokluğuna mahkum bir ruhla seni yazarak unutuyorum üşümüşlüğümü...
Yoruldum artık biliyor musun? Tek taraflı bir hayatı omuzlamaktan, bu yükün altında ezilmekten; birilerini arayıp sormaktan, anlatamayıp dinlemekten, sevmekten, seni beklemekten, her yeni güne belkilerle başlamaktan, sadece hıçkırıklarımı kendim duymalarımdan yoruldum ve sefaletin zincirleriyle hapsedilmiş bir aşkın yalnızlığında tükendim. Sabret diye diye erittim sabır taşlarını, bir an ümitsizliğe düşsem hayalin çıktı karşıma, gözlerine baktım ve kendimi yerli yerinde bulunca güzel gözlerinde, güç aldım acıların binlerce çeşidine karşı. Fakat sabredecek gücüm kalmadı, hayalinin gözlerinde duramadım sevgili.
Oysa ki nasıl da ihtiyacım var sana, bilemezsin. Sarılsan bana bir annenin
evladına gösterdiği o kutsal şefkatle, başımı göğsüne yaslasam ve yiten
ümitlerimin ayak seslerini duysam kalbinin atışında, içine düştüğüm çaresizlikle
birlikte sana sımsıkı sarılırken, sıcaklığını hissedip boğazıma düğümlenen ve
içimde yankılanan hıçkırıklarımı özgür bırakıp ağlasam.
Seni istiyorum eyy yar! Canıma bir can.
Asi Marti


















