*, ESTETİĞİN ÖNCÜL KAREKTERİ VE EZİLENLERİN ESTETİK ÖRGÜSÜ
Üretimin bilim, ilişkinin iletişime evirildiği dünyamızda, yabancılaşma ve yalnızlaşmanın ulaştığı boyut, geniş bir açılıma muhtaçsa da; biz burada sadece konumuz gereği değinmekle yetineceğiz. Temel olarak üretimin el emeğine olan ihtiyacının görece yüksek olduğu dönemlerde, yabancılaşma; işçinin bir çark, bir vida yani makinenin bir parçası olarak algılanması söz konusudur.
Çağımızda hızla bilgiye dönüşen üretim üretim sürecini sanal bir boyuta dönüştürürken... Toplumun kendisini yeniden var edebilmesi, bu yeni yabancılaşma sürecini görünür kılarak (tavır alarak) açığa çıkması gerçeğinin içinde gizlidir. Emperyalizm gerek üretim süreci olarak, gerekse siyasi yapılanma olarak, eski kavranılışının dışına çıkmış adeta günlük yaşamımızın her zerresine nüfuz ederek; karşı etki ile kendisini görünmez kılmıştır. Ezilenlerin geleneksel yapılanması ve mücadelesi artık emperyalizmin canını acıtamaz bir kimlik içerisinde kalmıştır. Her türlü yozlaşmayı afaki olarak yaşadığımız çağımızda, yabancılaşmanın yeni karakteri; ne yapılırsa yapılsın aşılamayacak bir kader görünümü kazanmış, ezilenlerin ruhsal şekillenişine içselleştirilmiştir.
*,
büyüyen acılarda
küçülüyor dünya
küçülüyor insan
büyüyen işaret parmağında
Ezilenlerin nitelikli ve işlevsel yaşamasının koşulu yabancılaşma gerçeğini açığa çıkarmaktan geçer, bizler bu niteliksel ve işlevsel olan gerçeğin üzerinden atladıkça; sürecin “şeytanı”nı yaratmış olacağız, artık emperyalist kültür sürekli ensemizde tokat, ayağımızda çelme olarak varlığını sürdürecektir. Tamda bu noktada sanat edebiyat ve eğitimin öncül karakteri her zamankinden daha fazla önemli bir konuma gelmiştir. İnsanı üretim sürecine yabancılaştıran emperyalizm (artık insanın kendisini makinenin bir parçası olarak algılayışının sonuna gelinmektedir ve işçinin geçmişte vida veya somun olarak algılama nesnelliği her geçen gün daha da fazla parçalanmaktadır), esas olarak onun kendisini özneleştirmesinin de bütün koşullarını var etmiştir. İşte tamda bu noktada insan yaratısının ürünleri, gelecek toplumun kurgusunu açığa çıkarırken, insanların emperyalizm tarafından yabancılaştırılmasının önüne set çekme karakteri ile de şekillenmektedir.
*,
bekliyorum
gelmiyorsun
düşüyor dudağımın kıyısından
solmuş bir şiir
ömrümün en uzun yolculuğu
yüzümde
taş tozu
metro maskesi
küfürler içinde
sallana savrula
tek başıma kalışlarım
döner kasnak şaklar kayış
bir vida bir somunum artık
her an bir feryadın bekçisi
bekliyorum
gelmiyorsun
Sanat ve edebiyatın toplumla olan ilişkisi, toplumun kendisini özne olarak kabul etmesi gerçeğine dayalıdır. Sanatçı yarattığı eserle, kendisini nesnel olarak, toplumsal kullanıma sunar. Bir kez toplumun kullanımına sunulan eser, yaratıcısının egemenliğinden sıyrılmış, toplum tarafından “yeniden üretim” sürecine girmiş olur. Bu içselleşmiş devinimin, serüveni, bir kez başlayınca; öğreten, öğrenen olma ekseninden doğan tüm gerici eğilimler aşılarak, doğrudan içselleşmiş devinimi esas alan, şekillenme süreci başlamış olur.
Gerçek bir yaratı kaideyi bozan nitelikli bir istisna olmak durumundadır. Yoksa ki geleneksel algılayışla “istisna kaideyi bozmaz” söyleminin altını çizmiş oluruz. Kaidenin tanrı, istisnanın şeytan olarak tanımlandığı inançlar dünyasında, kaidenin mutlaklığı şeytanın niteliksizliği ile ilgili bir saptamadır. Unutulmasın ki insanlık tarihi; sömürü ve zorbaların kaidesini bozan nitelikli istisnaların varlığı ile kavranmış ve şekillenmiştir. Bu nedenlidir ki estetik yaratımın dili kavratıcı bir dil olmak zorundadır.
Öğretmedeki tasnifçilikten kaynaklı yaklaşıma karşın estetiğin dili, kavratıcı bir dil olma karakteri gösterir; “kavrama dili” toplumsal devinimi yükselten yaratıcı bir dildir. Yaratıcının toplumla olan ilişkisi, örgütleyenin özne, örgütlenenin nesne olması gericiliğini aşan, kendini kullanıma sunarak toplumun “içsel örgü”sü diye tanımlayabileceğimiz şekillenişi açığa çıkarır. Bir topluluğun kendisi için örgütlenebilirliğinin temel kıstası, bireyin yabancılaşma ve yalnızlaştırılmaya karşın direnmesindeki karakterin niteliği ile açığa çıkar. Bu bir anlamda toplum bireylerinin, ne kadar özne olma niteliği taşıdığı gerçeği ile örtüşür. Yabancılaşma ve yalnızlaşma karşıtlığı, toplumun yaratıcıları kullanma istenci ile şekillenir. Yaratıcılar, doğa ve toplumun çatışkı ve çatışmalar nesnelliğinden, ortaya çıkardığı yaratım öznelliğini, topluma nesne olarak sunar. Böylelikle yaratıcının, doğa ve toplumdan kendini örgütleyen konumu (Yaratıcının örgütleyebileceği temel nesnesi kendisidir. Yaratıcının kendi dışı ile kurduğu ilişki ise, kendisini kullanıma sunan özneleşmiş bir ilişkidir.) “toplumla örgütlenen” konumuna dönüşür. Bu noktada özne-nesne devinimi, efendisiz ve kölesiz bir süreç niteliği göstermesi ile ayırt edici bir özellik gösterir. Bu devinimin açığa çıkmasını gerçekleştiren gücü, “öncül” güç olarak tanımlama ihtiyacı duyuyorum. Buradaki ilişkinin niteliği “yukarıdaki/ aşağıdaki” kavramlarını geçersiz kılan, “zeminde yüksek devinim ilişkisi” olarak tanımlanabilir. Bu ise ezilenleri (bizi) kurtaracak olan liderler yerine, ezilenlerin (bizim) kendi “kolektif önderlik”ini inşa etme ihtiyacının açığa çıkması olarak nitelendirilebilir.
Edebiyat ve sanatın “öncelliği”, insanlığın gelişiminin gereği olan örgütlenme niteliğini de belirleme etkisi içerisindedir. Ortaya çıkarılan yaratı, kendi döneminin özlemi çekilen karakterini, imgelerle toplumsal şekillenişe sunar.Toplumdaki dönüşüm tiplemelerinin şekillenişi, estetik yaratımlar zincirinin eseridir.
Her türlü bilgi ve yaratımı, toplumun iç devinimini yükseltmek yerine, onu iktidar olma aracı haline getiren davranış, yaratıcılığa (ayrıcalıkla kutsayarak) profesyonel bir nitelik kazandırır.
Bir toplumda egemenlerin saltanatını sürmesinin aracı haline getirilen yaratıcılık, “farkındalık ın” “ayrıcalık” la takas edilmesi neticesinde profesyonelleşerek iktidar aygıtı haline dönüşür. Böylelikle gerçek bir farklılığın açığa çıkışı sonsuza kadar engellenmiş olur. Artık onun temel görevi ezilenleri nesneleştirmektir.
Oysa tarihsel gerçeklik her türlü yaratımın, insanı özneleştirme gerçeği içerisindedir. Bu nedenledir ki toplumun gelişimi esasına dayalı tutum ve davranışlarda, her türlü “ayrıcalık a” karşın radikal bir duruş sergilemek gerekir.
Yaratıcılık, ezilenler açısından insani bir dünyaya duyulan aşktır, asla profesyonel olamaz.
(Buradaki tanımlama, “profesyonel aşk” mesleğini yapmak zorunda bırakılmış hiçbir ezileni (bizi) aşağılamayı içermemektedir.)
Ezilenlerin kültüründe, egemenlere ait saydığımız “ayrıcalık” a yer vermeyişimiz, ezilenlerin iç
karakterinde bir farksızlık ve ölümcül bir eşitlikçilik olarak algılanması, korkunç bir yanılgıdır. Ezilenlerin içerisindeki farklılık, alabildiğine gözetilmek zorundadır. Verili sistem esas olarak fırsat eşitliğini öylesine derinden imha etmiştir ki, ezilenleri bir birine kırdıran (Ezilenler içerisinde egemenlerin kültürünün çok derin izler bırakması gerçeği, kendisini yatay şiddet olarak açığa çıkarır.) ayrıcalıklardan inşa edilmiş bu düğümün çözümü, ancak iyi üretilmiş “pozitif ayrımcılık” la aşılacak bir sorundur. Bireyler arasındaki fırsat eşitliğini imha eden, verili koşulda “pozitif ayrımcılık” esas alınarak sorunların üstesinden gelinebilir. “Pozitif ayrımcılık” toplumun her ferdinin nedeni ne olursa olsun egemenlerce “ötelenmesi”ne alternatif geçici bir çözüm aracı olarak kabul edilmesi zorunludur. İnsanlık var olduğu müddetçe var olacak olan; pozitif ve negatif tüm farklılıklara “ayrımcılık” yapma zorunluluğunun gereği doğru algılanmalıdır. Toplumun bütün bireylerine, ayrımlı, ayrıntılı hizmet sunuşun zenginliği inşa edildiğinde, her türlü “ayrımcılık” da tarihe karışacaktır. İşte tamda buna;“EZİLENLERİN ESTETİĞİ” demekteyim
Toplumun sanat ve edebiyatla buluşması, daha insani bir dünya özlemini içsel devinim haline getirmesi ve toplumun kendisi için doğrudan irade olmasını içermesi, yaşadığımız sürecin içinde estetiğin “öncül karakteri” olarak tanımlanabilir.
Günümüzdeki toplumun gelişimini gerçeklemek; toplumun içindeki farklılıkların bileşenini “pozitif ayrımcılık” üzerinden inşa etmeyi gerektirir. Hayat profesyonellere emanet edilemeyecek kadar incelikli ve zengin bir yaklaşıma ihtiyaç duyar. Bu noktada sorun iktidarı kimin ne için istediğinden çok, toplumun kendisi için, nasıl bir iktidar olmak istediği sorunudur. Estetik uyarıcılığın tahrip olduğu, iktidara indirgenmiş bir yaklaşım. Esas olarak halkın kendi için iktidar oluşumunu yadsıyan bir iktidarsızlık yaratır, “iktidarlı” olmanın gereği tahrip edildiğinde, iktidarın kime ait olduğu da önemini yitirir.
Gelecek iktidar kurgusu olmayanın, bugünün ilişki karakterini açığa çıkarması beklenmemelidir. Bu günün sanat ve sanatçısı verili koşulların sadece şahidi olma görevlisi olarak sınırlandırılması sanatın evriminin reddi olacaktır. Bu kurgu bütünselliği içerisinde, sanat ve edebiyat toplumun içsel örgüsünü yaratmıyorsa, işlevsiz ve anlamsızdır. Toplumun yüksek devinimi, yeni bir toplumsal yaratım özlemine denk düşmüyorsa, gözden geçirilmesi gereken çok şeyimiz olduğunu kabul etmek, bir zorunluluktur. Bugünden ezilenlerin her farklılığına, “pozitif ayrımcılık” üretemiyorsak, bunun yerine sürekli “ayrıcalık” peşinde koşuluyorsa, her geçen gün insani olandan uzaklaşıyoruz demektir.
Bizim köylü, muhtarla imamın dediğini der.
Aklına geleni diyene de “köyün delisi” derler.
Deli haklı çıkınca akıl Allah’a, deli divaneye terfi eder.
Ezilenler kendi üretimlerini gerçekleştirecek, estetik potansiyele sahiptir. Bunun tersini söylemek, egemen zihniyetin tutamağından başka bir şey değildir. Bu safsatayı başta estetik yaratıcılar olmak üzere ezilenlerden “yana” olma iddiasındaki tüm oluşumların açığa çıkarması gerekir. Ezilenlerin kendisini yaratması, sahipsizlikten, köyün delisi konumuna getirilmektedir. Ne yazık ki ezilenlerin akılları Allah’a havale edilmiş, deli yerine divane diyerek konu sonsuza kadar kapatılma eğilimine girilmiştir. Bu gerçeği bir biçimi ile açığa çıkaran estetik yaratımların ise henüz süreci sarsacak güçte olmamasında, eserlerin niteliği kadar toplumun hala cambaza baktırılmasının da büyük payı vardır. Uzun, zahmetli, bir o kadar da karışık olan bu yolun yolcularına başarılar dilerim.
*,
koşarken
atlamışım üstümden
düşmüşüm bozuk bir düşe
merdiven yapıyorum
şiirlerden
buluşmak için kendimle
tamam abisi
ben büyüyünce
şair değil
merdiven olacağım
düşenler
basıp çıksınlar kendilerine
şiir gökyüzünden insin yeryüzüne
*, necmi otcu Sanat Edebiyat ve Eğitim'de YOĞUNLUK Dergisi
sayı 3 mart 2006
*,
büyüyen acılarda
küçülüyor dünya
küçülüyor insan
büyüyen işaret parmağında
Ezilenlerin nitelikli ve işlevsel yaşamasının koşulu yabancılaşma gerçeğini açığa çıkarmaktan geçer, bizler bu niteliksel ve işlevsel olan gerçeğin üzerinden atladıkça; sürecin “şeytanı”nı yaratmış olacağız, artık emperyalist kültür sürekli ensemizde tokat, ayağımızda çelme olarak varlığını sürdürecektir. Tamda bu noktada sanat edebiyat ve eğitimin öncül karakteri her zamankinden daha fazla önemli bir konuma gelmiştir. İnsanı üretim sürecine yabancılaştıran emperyalizm (artık insanın kendisini makinenin bir parçası olarak algılayışının sonuna gelinmektedir ve işçinin geçmişte vida veya somun olarak algılama nesnelliği her geçen gün daha da fazla parçalanmaktadır), esas olarak onun kendisini özneleştirmesinin de bütün koşullarını var etmiştir. İşte tamda bu noktada insan yaratısının ürünleri, gelecek toplumun kurgusunu açığa çıkarırken, insanların emperyalizm tarafından yabancılaştırılmasının önüne set çekme karakteri ile de şekillenmektedir.
*,
bekliyorum
gelmiyorsun
düşüyor dudağımın kıyısından
solmuş bir şiir
ömrümün en uzun yolculuğu
yüzümde
taş tozu
metro maskesi
küfürler içinde
sallana savrula
tek başıma kalışlarım
döner kasnak şaklar kayış
bir vida bir somunum artık
her an bir feryadın bekçisi
bekliyorum
gelmiyorsun
Sanat ve edebiyatın toplumla olan ilişkisi, toplumun kendisini özne olarak kabul etmesi gerçeğine dayalıdır. Sanatçı yarattığı eserle, kendisini nesnel olarak, toplumsal kullanıma sunar. Bir kez toplumun kullanımına sunulan eser, yaratıcısının egemenliğinden sıyrılmış, toplum tarafından “yeniden üretim” sürecine girmiş olur. Bu içselleşmiş devinimin, serüveni, bir kez başlayınca; öğreten, öğrenen olma ekseninden doğan tüm gerici eğilimler aşılarak, doğrudan içselleşmiş devinimi esas alan, şekillenme süreci başlamış olur.
Gerçek bir yaratı kaideyi bozan nitelikli bir istisna olmak durumundadır. Yoksa ki geleneksel algılayışla “istisna kaideyi bozmaz” söyleminin altını çizmiş oluruz. Kaidenin tanrı, istisnanın şeytan olarak tanımlandığı inançlar dünyasında, kaidenin mutlaklığı şeytanın niteliksizliği ile ilgili bir saptamadır. Unutulmasın ki insanlık tarihi; sömürü ve zorbaların kaidesini bozan nitelikli istisnaların varlığı ile kavranmış ve şekillenmiştir. Bu nedenlidir ki estetik yaratımın dili kavratıcı bir dil olmak zorundadır.
Öğretmedeki tasnifçilikten kaynaklı yaklaşıma karşın estetiğin dili, kavratıcı bir dil olma karakteri gösterir; “kavrama dili” toplumsal devinimi yükselten yaratıcı bir dildir. Yaratıcının toplumla olan ilişkisi, örgütleyenin özne, örgütlenenin nesne olması gericiliğini aşan, kendini kullanıma sunarak toplumun “içsel örgü”sü diye tanımlayabileceğimiz şekillenişi açığa çıkarır. Bir topluluğun kendisi için örgütlenebilirliğinin temel kıstası, bireyin yabancılaşma ve yalnızlaştırılmaya karşın direnmesindeki karakterin niteliği ile açığa çıkar. Bu bir anlamda toplum bireylerinin, ne kadar özne olma niteliği taşıdığı gerçeği ile örtüşür. Yabancılaşma ve yalnızlaşma karşıtlığı, toplumun yaratıcıları kullanma istenci ile şekillenir. Yaratıcılar, doğa ve toplumun çatışkı ve çatışmalar nesnelliğinden, ortaya çıkardığı yaratım öznelliğini, topluma nesne olarak sunar. Böylelikle yaratıcının, doğa ve toplumdan kendini örgütleyen konumu (Yaratıcının örgütleyebileceği temel nesnesi kendisidir. Yaratıcının kendi dışı ile kurduğu ilişki ise, kendisini kullanıma sunan özneleşmiş bir ilişkidir.) “toplumla örgütlenen” konumuna dönüşür. Bu noktada özne-nesne devinimi, efendisiz ve kölesiz bir süreç niteliği göstermesi ile ayırt edici bir özellik gösterir. Bu devinimin açığa çıkmasını gerçekleştiren gücü, “öncül” güç olarak tanımlama ihtiyacı duyuyorum. Buradaki ilişkinin niteliği “yukarıdaki/ aşağıdaki” kavramlarını geçersiz kılan, “zeminde yüksek devinim ilişkisi” olarak tanımlanabilir. Bu ise ezilenleri (bizi) kurtaracak olan liderler yerine, ezilenlerin (bizim) kendi “kolektif önderlik”ini inşa etme ihtiyacının açığa çıkması olarak nitelendirilebilir.
Edebiyat ve sanatın “öncelliği”, insanlığın gelişiminin gereği olan örgütlenme niteliğini de belirleme etkisi içerisindedir. Ortaya çıkarılan yaratı, kendi döneminin özlemi çekilen karakterini, imgelerle toplumsal şekillenişe sunar.Toplumdaki dönüşüm tiplemelerinin şekillenişi, estetik yaratımlar zincirinin eseridir.
Her türlü bilgi ve yaratımı, toplumun iç devinimini yükseltmek yerine, onu iktidar olma aracı haline getiren davranış, yaratıcılığa (ayrıcalıkla kutsayarak) profesyonel bir nitelik kazandırır.
Bir toplumda egemenlerin saltanatını sürmesinin aracı haline getirilen yaratıcılık, “farkındalık ın” “ayrıcalık” la takas edilmesi neticesinde profesyonelleşerek iktidar aygıtı haline dönüşür. Böylelikle gerçek bir farklılığın açığa çıkışı sonsuza kadar engellenmiş olur. Artık onun temel görevi ezilenleri nesneleştirmektir.
Oysa tarihsel gerçeklik her türlü yaratımın, insanı özneleştirme gerçeği içerisindedir. Bu nedenledir ki toplumun gelişimi esasına dayalı tutum ve davranışlarda, her türlü “ayrıcalık a” karşın radikal bir duruş sergilemek gerekir.
Yaratıcılık, ezilenler açısından insani bir dünyaya duyulan aşktır, asla profesyonel olamaz.
(Buradaki tanımlama, “profesyonel aşk” mesleğini yapmak zorunda bırakılmış hiçbir ezileni (bizi) aşağılamayı içermemektedir.)
Ezilenlerin kültüründe, egemenlere ait saydığımız “ayrıcalık” a yer vermeyişimiz, ezilenlerin iç
karakterinde bir farksızlık ve ölümcül bir eşitlikçilik olarak algılanması, korkunç bir yanılgıdır. Ezilenlerin içerisindeki farklılık, alabildiğine gözetilmek zorundadır. Verili sistem esas olarak fırsat eşitliğini öylesine derinden imha etmiştir ki, ezilenleri bir birine kırdıran (Ezilenler içerisinde egemenlerin kültürünün çok derin izler bırakması gerçeği, kendisini yatay şiddet olarak açığa çıkarır.) ayrıcalıklardan inşa edilmiş bu düğümün çözümü, ancak iyi üretilmiş “pozitif ayrımcılık” la aşılacak bir sorundur. Bireyler arasındaki fırsat eşitliğini imha eden, verili koşulda “pozitif ayrımcılık” esas alınarak sorunların üstesinden gelinebilir. “Pozitif ayrımcılık” toplumun her ferdinin nedeni ne olursa olsun egemenlerce “ötelenmesi”ne alternatif geçici bir çözüm aracı olarak kabul edilmesi zorunludur. İnsanlık var olduğu müddetçe var olacak olan; pozitif ve negatif tüm farklılıklara “ayrımcılık” yapma zorunluluğunun gereği doğru algılanmalıdır. Toplumun bütün bireylerine, ayrımlı, ayrıntılı hizmet sunuşun zenginliği inşa edildiğinde, her türlü “ayrımcılık” da tarihe karışacaktır. İşte tamda buna;“EZİLENLERİN ESTETİĞİ” demekteyim
Toplumun sanat ve edebiyatla buluşması, daha insani bir dünya özlemini içsel devinim haline getirmesi ve toplumun kendisi için doğrudan irade olmasını içermesi, yaşadığımız sürecin içinde estetiğin “öncül karakteri” olarak tanımlanabilir.
Günümüzdeki toplumun gelişimini gerçeklemek; toplumun içindeki farklılıkların bileşenini “pozitif ayrımcılık” üzerinden inşa etmeyi gerektirir. Hayat profesyonellere emanet edilemeyecek kadar incelikli ve zengin bir yaklaşıma ihtiyaç duyar. Bu noktada sorun iktidarı kimin ne için istediğinden çok, toplumun kendisi için, nasıl bir iktidar olmak istediği sorunudur. Estetik uyarıcılığın tahrip olduğu, iktidara indirgenmiş bir yaklaşım. Esas olarak halkın kendi için iktidar oluşumunu yadsıyan bir iktidarsızlık yaratır, “iktidarlı” olmanın gereği tahrip edildiğinde, iktidarın kime ait olduğu da önemini yitirir.
Gelecek iktidar kurgusu olmayanın, bugünün ilişki karakterini açığa çıkarması beklenmemelidir. Bu günün sanat ve sanatçısı verili koşulların sadece şahidi olma görevlisi olarak sınırlandırılması sanatın evriminin reddi olacaktır. Bu kurgu bütünselliği içerisinde, sanat ve edebiyat toplumun içsel örgüsünü yaratmıyorsa, işlevsiz ve anlamsızdır. Toplumun yüksek devinimi, yeni bir toplumsal yaratım özlemine denk düşmüyorsa, gözden geçirilmesi gereken çok şeyimiz olduğunu kabul etmek, bir zorunluluktur. Bugünden ezilenlerin her farklılığına, “pozitif ayrımcılık” üretemiyorsak, bunun yerine sürekli “ayrıcalık” peşinde koşuluyorsa, her geçen gün insani olandan uzaklaşıyoruz demektir.
Bizim köylü, muhtarla imamın dediğini der.
Aklına geleni diyene de “köyün delisi” derler.
Deli haklı çıkınca akıl Allah’a, deli divaneye terfi eder.
Ezilenler kendi üretimlerini gerçekleştirecek, estetik potansiyele sahiptir. Bunun tersini söylemek, egemen zihniyetin tutamağından başka bir şey değildir. Bu safsatayı başta estetik yaratıcılar olmak üzere ezilenlerden “yana” olma iddiasındaki tüm oluşumların açığa çıkarması gerekir. Ezilenlerin kendisini yaratması, sahipsizlikten, köyün delisi konumuna getirilmektedir. Ne yazık ki ezilenlerin akılları Allah’a havale edilmiş, deli yerine divane diyerek konu sonsuza kadar kapatılma eğilimine girilmiştir. Bu gerçeği bir biçimi ile açığa çıkaran estetik yaratımların ise henüz süreci sarsacak güçte olmamasında, eserlerin niteliği kadar toplumun hala cambaza baktırılmasının da büyük payı vardır. Uzun, zahmetli, bir o kadar da karışık olan bu yolun yolcularına başarılar dilerim.
*,
koşarken
atlamışım üstümden
düşmüşüm bozuk bir düşe
merdiven yapıyorum
şiirlerden
buluşmak için kendimle
tamam abisi
ben büyüyünce
şair değil
merdiven olacağım
düşenler
basıp çıksınlar kendilerine
şiir gökyüzünden insin yeryüzüne
*, necmi otcu Sanat Edebiyat ve Eğitim'de YOĞUNLUK Dergisi
sayı 3 mart 2006
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenme
0
Sev
0
Komik
0
Vay
0
Üzgün
0
Kızgın
0


















