ENKAZIN ALTINDA SESLENİYORUM SANA (ÖYKÜ )

Yerin yane göçük olmuş bir binanın altından sesleniyorum sana. Senin bilmediğin bir alem benimki. Ve senin farkında olmadan dahil olduğun bir yaşama tutulma direnci burası. Seni göremem. Kör gözlerim, zifiri karanlıktan. Ama seni duyarım. Kulaklarım keskin. Her tür sesi duyarım, tökezlese bir karınca, yutkunsa bir tırtıl duyarım. Ve sen...in bana ulaşmaya çalıştığın mücadeleden fazlasını veriyorum aslında. Ama bilgim de yok senin hakkında, sen de az çok bilirsin beni. Göçüp gitmemek için hayatımın en büyük mücadelesi ile yaşarım.

Kasım 11, 2011 - 21:33
 788
Sen de topraktan çıkarırsın aşını. Sen güneşle beslenirsin, ben se umudumla. Küçük boşlukta iç-içe girip, sonsuzluğa karşı uyumamamın mücadelesini veriyorum. Senin kitaplarında da böyle yazıyor. Ama yazmıyor senin kitapların, bizimle beraber sarılıp birbirine, uyuyan diğerlerini. “25 kişi kurtuldu; 11 kişi öldü ” diyorlar bize. Aslında sayıların hiç bir önemi yok değil mi. Göçüğün altında yaşarız. Geçenlerde yazmışınız kimimiz zararlı, kimimiz yararlı. Her canlının var iyisi, kötüsü demişiniz.

Kimimiz göçüğe karışırız, kimimiz çürütür betonu. Peki diğerleri; enkazı, betonu tırnakları ile kazıp kurumuş toprakta tekrar filizlenmeye çalışan diğerleri. Hangi canlı türüdür onlar?

Hangi kitap yazar onları?

Hangi gazete bahseder onlardan?

Siz hiç böyle bir yaşam mücadelesi verdiniz mi? Her sesi duyarım ben. Kazma kürek sesi, soluk soluğa bir bekleyişin çarpıntılı sesini, kıpırdayan beton parçalarını, dökülen eşyaları, inleyişleri, yakılan ağıtları… Hepsini duyarım.

İnsanların cehennemini duyarım ben. Oysa yakışan sana, neşeli kahkahalardır bildiğim. Ama tek ses hatırımda, ölüm sessizliği...

Bakın bir insan yaşıyor sanki. Göçüğün ağzındakilerden biri. Yaşıyor evet, bir şeyler mırıldanıyor!

“Enkaz altından sesleniyorum sana. Sen koydun beni buraya. Senin için, sen istediğin için buradayım. Bizi kapattın enkazın altına, suladın üstümüzü, yavaş yavaş yeşerelim, yemyeşil kaplayalım filizlerimizle toprağı diye. Ama kimse söylemedi bize, köklerimizle örteceğimizi canlı canlı toprağın altına göçenleri. Tohum dedi bize. Ama isim vermedi altımızda yatan yorgun yüzlülere. Sarılıp birbirlerine, enkazın altında uyuyan diğerlerine.”

Düzensiz nefes alıyor. Kalp atışları düzensiz. Hemen sedyeyi getirin!

Acele edin, lütfen çabuk olun

“Oğul, oğul iyi misin? Kurban olayım bırakıp gitme bizi!”

“Sarsmadan taşıyın!”

Bunlar o günden hatırladıklarım. Tam 17 gün önceydi. Van Erciş 'te hayatını kaybetti insanlar. Benimle birlikte çok arkadaşım daha yaralandı. Ben her ne kadar göçük altında kalmasam da yüreğim o günden beri göçük altında kaldı ve yüreğimin doğusu halen göçük altında ve halen yaralıyım.... Sürekli aynı sesleri duyuyordum. Gözümde aynı görüntü canlanıyordu. Veysel 'in’ hayata tekrar merhaba diyipte yitip gitmesi geliyor gözümün önüne... Enkazın altında yaşamaya çalışırız. Güneş bizim için doğar mı abi?

” Aşadan bir ses geliyor, ölüm çok yaklaştı; ben en iyisi tohum falan olayım.” daha derinden sesleniyordu. “Sen salatalık tohumu ol.” diye gülüyordu bir başka arkadaş. Birden bir seslik geldi sonnra konuşmalar. Bir kişiyi daha ölü olarak çıkarmışlar.

Daha bir kaç gün önce konuşmuştuk bu binada kalanlarla. Korkmuyor muyduk ölümden? Her canlı korkar. Ama işte yoksulluğun çaresizliği bu.

Yakınlardan bir uğultu geldi. Kulağıma komadayken duyduğum fısıltılar mırıldanmaya başladı. “Enkazın altından sesleniyorum sana...” Çay bardağı elimden düştü. Uğultu gittikçe yükseldi. Ve o korkunç göçük sesi. Binada kapkara dumanlar süzüldü gökyüzüne. Günün koyu mavisi karaya çaldı. İnsanlar sokaklara döküldü. Dumanlarla, enkazlarla beraber ağıtlar çöküyordu üzerimize. Saçını başını yoluyordu sanki bir ana bağıra bağıra sokağın ortasında. “Gittiler, gittiler” diyordu. Evet gittiler.

Kuşlar uçuştu önce...

Sonra insanlar....

Arkadaş Erzade BARUT