En Son Hangi Kitabı Okudunuz?
Birkaç aydır farklı bir hayat çizgisinin üzerinde yürüyorum sanki...Yüreğimde sayısız yaralar açan olaylar ve failleri, her geçen gün çoğalıyorlar çevremde. Yaşantıma dair notlar alıyor geçmişimi anlatan güncemi soluk soluğa gözden geçiriyorum. Sisli bir yağmur düşüyor gözlerime…
Okuduğum güncemin her sayfasında yeniden ürperiyorum. Hayatımı izleyen bir başkasıyım sanki.
Tuhaf bir dalgınlık, bir durgunluk çökmüş üzerime, hiçbir şey yapmak istemiyor canım… İnsanın, canının bir şey yapmak istememesi, kötü bir başlangıç olmalı. Bu onun hayattan uzaklaştığını gösterir. Depresyonda olduğumu düşünerek bu konuyla ilgili önüm gelen her türlü yazıyı okuyorum. Belirtilerin yarısı uyuyor, yarısı uymuyor. Yaşantımın hangi konumundayım, henüz anlayamadım.
Bazen hayattan bıktığımı düşünüyor kuralsız, bir biçimde yaşamak istiyorum. Beynimin bütün fonksiyonlarını bir süreliğine durdurabilir miydim ya da; geçmişimi tamamen silip, hayata sıfırdan hatta sıfırın altından başlayabilir miydim? Hafıza kaybına uğramış ve hayata yeniden başlayan insanlar gibi… İnsanlarla yeniden tanışsam, Adres defterimi, mail adreslerini, telefon numaralarını ve yıllarca adresime gönderilmiş mektuplarımı yok etsem… Ne olurdu? Rahatlar mıydım yoksa aklımı mı oynatırdım? Hiç birinin yanıtını veremiyorum.
Nasıl da ağır geliyor her şey… Bir kuş tüyü koysalar sırtıma, ağırlığını taşıyamayacak kadar güçsüzüm… Ayıplarla, günahlarla büyütülmediğim için bir ceza gibi yaşıyorum şu evrende. Biliyorum… Hepimiz bir şeylerin yorgunuyuz. Yalnızlık yorar, aşk yorar… Sevmek yorar bizi. Ve pek çok kereler, insanoğlu kendisine sunulan değerleri hiç bir zaman yitirmeyeceği duygusuna kapılır ve biz, o değerleri günün birinde yitirdiğimizde salıncaktan düşen bir çocuk gibi yara bere-kan revan kalırız ortalıklarda. Yaşamla düello etmeye gücümüz varsa toparlanırız. Yoksa, ne ala...
Kendimi bildim bileli, yeryüzüne ayak uyduramadığım için ömrümü isyanlarla doldurdum. Bir an olsun durulmadı sel taşkını duygularım. Hayatın her evresinde yaban kısrakları gibi bir şahlanıp bir duruldum… Yaptığım hiçbir şeyi inkar etmediğim için seçilen hayatlara karşı gelmenin ağır faturasını ödemek zorunda kaldığım zamanlar hiç kimse durmadı yanımda.
Size bir tavsiyem var sevgili okur: Hiç incittiniz mi kendinizi? Ya da size sizden herhangi bir biçimde zarar geldi mi? Gelmediyse, kendinize en iyi, en güvenilir arkadaş kendiniz oluyorsunuz. Bunu megalomanlıkla karıştırmadığınız sürece kendinizi sevmenizi öneriyorum.
Yazmam gereken konular da birikti. Elimin altında duran defter yapraklarına, peçete ve kağıt parçalarına… Nereye uzansam yazılar çıkıyor karşıma… Çılgınca, şeyler ama hepsi yarım kalmış. Yazmış, yazmış, bir kenarda bırakıvermişim hepsini. Şimdi, beni tersyüz edip silkelemeye kalksalar, çantamdan, ceplerimden, cüzdanımdan unutulmaya yüz tutmuş bir sürü not dökülecek.
Pınar Çekirge’nin yazdığı “Gizli Defter” adlı kitabı soluğumu tutarcasına okuyorum. Damağıma yapışan dilim, adeta buz kesen bedenimle geziniyorum satırların üzerinde. Bu süreç içinde, avun içine geçen tırnaklarımı bile fark etmemiştim. Ya kitabın verdiği heyecan ya da, henüz çözemediğim başka şeyler patlıyor iç dünyamda.
Bir süreliğine, kitaba ara verip soluğu Bursa’nın eski, dar sokaklarında alıyorum. Sakal Döken sokağı… Bu sokak adını nereden almış bilmiyorum. Zamanında, bu sokaktan geçen erkeklerin sakalları mı dökülmüş yoksa sakalı dökülen biri mi vardı da adı bu sokakta kalmıştı?
Mahalle aralarında kaybolmaya yüz tutmuş küçük bakkal dükkanları… Karşılıklı, iki kadın, pencereleri açmış bağırarak konuşuyorlar birbirleriyle; Bir tanesi, “Birbirimizden memnun kalırsayız, sana da gönderiim” diyor… Türkçe’yi başarıyla katleden bu iki kadının sözlerine tanık olmak bir hayli üzmüştü beni.
Bir kaç adım yürüyor, durup defterime notlar yazıyorum. Bir simitçi, kulağımı delercesine bağırıyor yanımdan geçerken; kanımın çekildiğini hissediyorum. Haydeeeeeee simiciiiiiiiiii simiciiiiiiiiiiiiiii! Yanımda, bir ses ölçme aleti olsaydı, desibelin ibresi kopardı herhalde…
Bir kaç saatlik yürüyüşten sonra adını, “her şey var” koyduğum o küçük dükkanın önünde soluklanıyorum. Gözlerim, bu dükkanın vitrininde gezindiği zaman hayatla ilgili tüm kaygılarımın bir süreliğine ertelediğimi fark ediyorum. Bu dar ve küçük alana neler sığdırılmış, görmenizi isterdim; Saten kurdeleden turşu kavanozuna, fırçayla köpürtmeli tıraş sabunundan limon sıkacağına, dikiş makarasından kek kalıbına, topuk törpüsünden kalemtıraşa, Buz dolabı poşetinden her boy vatkaya,Limon kolonyasından, mezuraya, el fenerinden şemsiyelere, file çoraptan, hazır kınaya ve kokteyl çubuklarına, vileda temizlik bezlerinden pencere bandına, ampullerden, plastik piknik çatal, bıçak ve kaşık setlerine…Sürahiden, paketlenmiş saksı topraklarına… Marmelat kapları, ılık ağda, çıtçıt ve misina…ve daha sayamayacağım pek çok şey mevcut bu dükkanda.
Yılların üzerimde bıraktığı sıkıntılar bir tortu gibi çökmüş içimde. Hiç unut(a)madım; bir bayan arkadaşla İstanbul’a gitmiştik. Onda da “shopping center” ve “abiye” saplantısı var. Ben Sirkeci Tren garına gidip oturmak istedim. Yıllar süren hatta çocukluğumdan beri raylı sistemle işleyen araçlara karşı bir fobi oluşmuştu. Trenler, tren yolları, metro araçları yıllarca bana ölümü çağrıştırmışlardı. Bir tren garına gittiğim ya da bir metro istasyonuna girdiğim zaman, ölecek ya da öldürülecekmişim gibi bir duyguya kapılıyor en dehşet cinayet ve intihar fantezilerini kuruyordum beynimde… Biri arkadan yanaşıp beni kucaklayarak rayların üzerine atacakmış gibi delice bir duyguya kapılıyordum. Bu nedenle garlarda, metro istasyonlarında, kan ve ölüm kokuları geliyordu burnuma. Yıllarca kendimi çözmeye çalıştıysam da anlayamamıştım... Tam kırmaya karar vermişken bu fobiyi, bu tuhaf korkuyu tam atacak gibiyken üzerimden, hiç zaman kaybetmeden gitmeli, dokuz yaşımla ilgili anılarımı yazmak için Sirkeci garındaki trenleri görmeliydim.
İstanbul’a ayak basar basmaz arkadaş, alışveriş-çarşı diye tutturmuştu. İstemedim. Ben İlle “Tren Garı” diye direttim… Çünkü korkularımla yüzleşmem ve bu aptal fobiyi tamamen atmam gerekiyordu üzerimden… Of yahu, şu zorla dayatma olayına hiç tahammül edemiyordum. Sen git, akşam Sultanahmet’te buluşuruz dedim. Kızmıştı bana, belki de hayatı boyunca hiç konuşmayacaktı benimle… Akşam iğne topuklu, sivri burunlu ayakkabılarıyla elinde alışveriş torbaları, bir karış surat girmişti otel odasına... Ayakları yürümekten o aptal ayakkabının içinde şişmişti. Huysuzluk ederek benden acısını, çıkarmasını bekledim… Çok geçmeden; “sen çatlaksın” dedi bana... Hay hay efendim,memnuniyetle kabul ederim… Yazarlık, çatlaklığı gerektiren bir uğraşsa bu mertebede kalmak onurlandıracaktı beni. Tanrım! Ne günah işledim? Aklı başında bir bayan arkadaşım hiç olmayacak mı benim. Oysa yazmak, hayatımın en güzel ve en gerekli şeyi…
Günahım, okumayan bir toplumda, hayatını okumaya ve yazmaya adamış bir insan olmaktı. Kendimle kaldığım zamanlar, daha başka ne yapabilirim diye düşünüyorum. Okumak ve yazmanın dışında birkaç alternatifim var; diğer kadınlar gibi bir mağazadan diğerine girip poşetler dolusu alış veriş yapmak, haftanın beş günü 15 kişilik koloniler halinde kadınlar toplantısında Seda Sayan ya da “gelinim olur musun” muhabbetlerine katılmak, akşam yemeklerinden sonra televizyon karşısına geçip popüler kültü ağırlıklı diğer programlar izlemek ya da intihar etmek… Ne yazık… Oysa ben okuyup öğrendikçe ne kadar karamsar ve yaşama dair sayısız kaygılar taşıyan biri olsam bile, yine de okumak ve yazmaktan başka, kendi adıma hiç bir alternatif bulamıyorum.
Kime, ne için kitap yazıyoruz onu da bilmiyorum. Belki de insanları kendimiz gibi hayal ettiğimiz için… Herkesin kitap okumaktan büyük hazlar duyacağına inanmak istediğimiz için. Yurdum insanlarına yararlı mesajlar vermek istediğimizden bu emeği veriyoruz. bir gün sokağa çıkıp anket yapsam ve herkese en son ne zaman kitap okuduklarını sorsam nasıl bir yanıt alırdım acaba? Sorduklarım arasında Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u, Homeros Destanını ya da Savaş ve Barış’ı, İrlandalı Kız’ı okuyan olmuş mudur ya da bu insanların kaçı şiirle sanatla ve edebiyatla ilgilenirdi?
Uzun zamandır aklımı kurcalayan bu soru, geçen akşam, TRT 2’de “Edebiyat Yarım Küre” adlı programda” halktan insanlarla yapılan röportajlarla yanıtlanmış oldu. Röportajda, en son hangi öyküyü okudunuz ya da tanıdığınız öykücülerin adlarını kısaca sıralar mısınız gibi sorular soruyorlardı. Kırklı yaşlarda bir adamın kaçamak gözlerle verdiği yanıt; “en son ‘La Fontaine’i okumuştum” oldu… Bu traji komik yanıtın ardından önce güldüğümü sonra da içimde, tarifsiz bir acıyla gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum.
Anamalcı bir toplum olup çıkmışız. Popüler kültür denilen seviyesiz programları izlemekten insanlar, her geçen gün kitaptan uzaklaşıyorlar. İşimiz gücümüz bürokrasiye kafa sallamak… ve her geçen gün hırsla tüketerek çoğalan insan topluluğu… Hayat bundan mı ibaret? Müslüman mahallesinde salyangoz satmak mıdır yaşamak?
Alev Kutluözen'in haberi
Tuhaf bir dalgınlık, bir durgunluk çökmüş üzerime, hiçbir şey yapmak istemiyor canım… İnsanın, canının bir şey yapmak istememesi, kötü bir başlangıç olmalı. Bu onun hayattan uzaklaştığını gösterir. Depresyonda olduğumu düşünerek bu konuyla ilgili önüm gelen her türlü yazıyı okuyorum. Belirtilerin yarısı uyuyor, yarısı uymuyor. Yaşantımın hangi konumundayım, henüz anlayamadım.
Bazen hayattan bıktığımı düşünüyor kuralsız, bir biçimde yaşamak istiyorum. Beynimin bütün fonksiyonlarını bir süreliğine durdurabilir miydim ya da; geçmişimi tamamen silip, hayata sıfırdan hatta sıfırın altından başlayabilir miydim? Hafıza kaybına uğramış ve hayata yeniden başlayan insanlar gibi… İnsanlarla yeniden tanışsam, Adres defterimi, mail adreslerini, telefon numaralarını ve yıllarca adresime gönderilmiş mektuplarımı yok etsem… Ne olurdu? Rahatlar mıydım yoksa aklımı mı oynatırdım? Hiç birinin yanıtını veremiyorum.
Nasıl da ağır geliyor her şey… Bir kuş tüyü koysalar sırtıma, ağırlığını taşıyamayacak kadar güçsüzüm… Ayıplarla, günahlarla büyütülmediğim için bir ceza gibi yaşıyorum şu evrende. Biliyorum… Hepimiz bir şeylerin yorgunuyuz. Yalnızlık yorar, aşk yorar… Sevmek yorar bizi. Ve pek çok kereler, insanoğlu kendisine sunulan değerleri hiç bir zaman yitirmeyeceği duygusuna kapılır ve biz, o değerleri günün birinde yitirdiğimizde salıncaktan düşen bir çocuk gibi yara bere-kan revan kalırız ortalıklarda. Yaşamla düello etmeye gücümüz varsa toparlanırız. Yoksa, ne ala...
Kendimi bildim bileli, yeryüzüne ayak uyduramadığım için ömrümü isyanlarla doldurdum. Bir an olsun durulmadı sel taşkını duygularım. Hayatın her evresinde yaban kısrakları gibi bir şahlanıp bir duruldum… Yaptığım hiçbir şeyi inkar etmediğim için seçilen hayatlara karşı gelmenin ağır faturasını ödemek zorunda kaldığım zamanlar hiç kimse durmadı yanımda.
Size bir tavsiyem var sevgili okur: Hiç incittiniz mi kendinizi? Ya da size sizden herhangi bir biçimde zarar geldi mi? Gelmediyse, kendinize en iyi, en güvenilir arkadaş kendiniz oluyorsunuz. Bunu megalomanlıkla karıştırmadığınız sürece kendinizi sevmenizi öneriyorum.
Yazmam gereken konular da birikti. Elimin altında duran defter yapraklarına, peçete ve kağıt parçalarına… Nereye uzansam yazılar çıkıyor karşıma… Çılgınca, şeyler ama hepsi yarım kalmış. Yazmış, yazmış, bir kenarda bırakıvermişim hepsini. Şimdi, beni tersyüz edip silkelemeye kalksalar, çantamdan, ceplerimden, cüzdanımdan unutulmaya yüz tutmuş bir sürü not dökülecek.
Pınar Çekirge’nin yazdığı “Gizli Defter” adlı kitabı soluğumu tutarcasına okuyorum. Damağıma yapışan dilim, adeta buz kesen bedenimle geziniyorum satırların üzerinde. Bu süreç içinde, avun içine geçen tırnaklarımı bile fark etmemiştim. Ya kitabın verdiği heyecan ya da, henüz çözemediğim başka şeyler patlıyor iç dünyamda.
Bir süreliğine, kitaba ara verip soluğu Bursa’nın eski, dar sokaklarında alıyorum. Sakal Döken sokağı… Bu sokak adını nereden almış bilmiyorum. Zamanında, bu sokaktan geçen erkeklerin sakalları mı dökülmüş yoksa sakalı dökülen biri mi vardı da adı bu sokakta kalmıştı?
Mahalle aralarında kaybolmaya yüz tutmuş küçük bakkal dükkanları… Karşılıklı, iki kadın, pencereleri açmış bağırarak konuşuyorlar birbirleriyle; Bir tanesi, “Birbirimizden memnun kalırsayız, sana da gönderiim” diyor… Türkçe’yi başarıyla katleden bu iki kadının sözlerine tanık olmak bir hayli üzmüştü beni.
Bir kaç adım yürüyor, durup defterime notlar yazıyorum. Bir simitçi, kulağımı delercesine bağırıyor yanımdan geçerken; kanımın çekildiğini hissediyorum. Haydeeeeeee simiciiiiiiiiii simiciiiiiiiiiiiiiii! Yanımda, bir ses ölçme aleti olsaydı, desibelin ibresi kopardı herhalde…
Bir kaç saatlik yürüyüşten sonra adını, “her şey var” koyduğum o küçük dükkanın önünde soluklanıyorum. Gözlerim, bu dükkanın vitrininde gezindiği zaman hayatla ilgili tüm kaygılarımın bir süreliğine ertelediğimi fark ediyorum. Bu dar ve küçük alana neler sığdırılmış, görmenizi isterdim; Saten kurdeleden turşu kavanozuna, fırçayla köpürtmeli tıraş sabunundan limon sıkacağına, dikiş makarasından kek kalıbına, topuk törpüsünden kalemtıraşa, Buz dolabı poşetinden her boy vatkaya,Limon kolonyasından, mezuraya, el fenerinden şemsiyelere, file çoraptan, hazır kınaya ve kokteyl çubuklarına, vileda temizlik bezlerinden pencere bandına, ampullerden, plastik piknik çatal, bıçak ve kaşık setlerine…Sürahiden, paketlenmiş saksı topraklarına… Marmelat kapları, ılık ağda, çıtçıt ve misina…ve daha sayamayacağım pek çok şey mevcut bu dükkanda.
Yılların üzerimde bıraktığı sıkıntılar bir tortu gibi çökmüş içimde. Hiç unut(a)madım; bir bayan arkadaşla İstanbul’a gitmiştik. Onda da “shopping center” ve “abiye” saplantısı var. Ben Sirkeci Tren garına gidip oturmak istedim. Yıllar süren hatta çocukluğumdan beri raylı sistemle işleyen araçlara karşı bir fobi oluşmuştu. Trenler, tren yolları, metro araçları yıllarca bana ölümü çağrıştırmışlardı. Bir tren garına gittiğim ya da bir metro istasyonuna girdiğim zaman, ölecek ya da öldürülecekmişim gibi bir duyguya kapılıyor en dehşet cinayet ve intihar fantezilerini kuruyordum beynimde… Biri arkadan yanaşıp beni kucaklayarak rayların üzerine atacakmış gibi delice bir duyguya kapılıyordum. Bu nedenle garlarda, metro istasyonlarında, kan ve ölüm kokuları geliyordu burnuma. Yıllarca kendimi çözmeye çalıştıysam da anlayamamıştım... Tam kırmaya karar vermişken bu fobiyi, bu tuhaf korkuyu tam atacak gibiyken üzerimden, hiç zaman kaybetmeden gitmeli, dokuz yaşımla ilgili anılarımı yazmak için Sirkeci garındaki trenleri görmeliydim.
İstanbul’a ayak basar basmaz arkadaş, alışveriş-çarşı diye tutturmuştu. İstemedim. Ben İlle “Tren Garı” diye direttim… Çünkü korkularımla yüzleşmem ve bu aptal fobiyi tamamen atmam gerekiyordu üzerimden… Of yahu, şu zorla dayatma olayına hiç tahammül edemiyordum. Sen git, akşam Sultanahmet’te buluşuruz dedim. Kızmıştı bana, belki de hayatı boyunca hiç konuşmayacaktı benimle… Akşam iğne topuklu, sivri burunlu ayakkabılarıyla elinde alışveriş torbaları, bir karış surat girmişti otel odasına... Ayakları yürümekten o aptal ayakkabının içinde şişmişti. Huysuzluk ederek benden acısını, çıkarmasını bekledim… Çok geçmeden; “sen çatlaksın” dedi bana... Hay hay efendim,memnuniyetle kabul ederim… Yazarlık, çatlaklığı gerektiren bir uğraşsa bu mertebede kalmak onurlandıracaktı beni. Tanrım! Ne günah işledim? Aklı başında bir bayan arkadaşım hiç olmayacak mı benim. Oysa yazmak, hayatımın en güzel ve en gerekli şeyi…
Günahım, okumayan bir toplumda, hayatını okumaya ve yazmaya adamış bir insan olmaktı. Kendimle kaldığım zamanlar, daha başka ne yapabilirim diye düşünüyorum. Okumak ve yazmanın dışında birkaç alternatifim var; diğer kadınlar gibi bir mağazadan diğerine girip poşetler dolusu alış veriş yapmak, haftanın beş günü 15 kişilik koloniler halinde kadınlar toplantısında Seda Sayan ya da “gelinim olur musun” muhabbetlerine katılmak, akşam yemeklerinden sonra televizyon karşısına geçip popüler kültü ağırlıklı diğer programlar izlemek ya da intihar etmek… Ne yazık… Oysa ben okuyup öğrendikçe ne kadar karamsar ve yaşama dair sayısız kaygılar taşıyan biri olsam bile, yine de okumak ve yazmaktan başka, kendi adıma hiç bir alternatif bulamıyorum.
Kime, ne için kitap yazıyoruz onu da bilmiyorum. Belki de insanları kendimiz gibi hayal ettiğimiz için… Herkesin kitap okumaktan büyük hazlar duyacağına inanmak istediğimiz için. Yurdum insanlarına yararlı mesajlar vermek istediğimizden bu emeği veriyoruz. bir gün sokağa çıkıp anket yapsam ve herkese en son ne zaman kitap okuduklarını sorsam nasıl bir yanıt alırdım acaba? Sorduklarım arasında Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u, Homeros Destanını ya da Savaş ve Barış’ı, İrlandalı Kız’ı okuyan olmuş mudur ya da bu insanların kaçı şiirle sanatla ve edebiyatla ilgilenirdi?
Uzun zamandır aklımı kurcalayan bu soru, geçen akşam, TRT 2’de “Edebiyat Yarım Küre” adlı programda” halktan insanlarla yapılan röportajlarla yanıtlanmış oldu. Röportajda, en son hangi öyküyü okudunuz ya da tanıdığınız öykücülerin adlarını kısaca sıralar mısınız gibi sorular soruyorlardı. Kırklı yaşlarda bir adamın kaçamak gözlerle verdiği yanıt; “en son ‘La Fontaine’i okumuştum” oldu… Bu traji komik yanıtın ardından önce güldüğümü sonra da içimde, tarifsiz bir acıyla gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum.
Anamalcı bir toplum olup çıkmışız. Popüler kültür denilen seviyesiz programları izlemekten insanlar, her geçen gün kitaptan uzaklaşıyorlar. İşimiz gücümüz bürokrasiye kafa sallamak… ve her geçen gün hırsla tüketerek çoğalan insan topluluğu… Hayat bundan mı ibaret? Müslüman mahallesinde salyangoz satmak mıdır yaşamak?
Alev Kutluözen'in haberi
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenme
0
Sev
0
Komik
0
Vay
0
Üzgün
0
Kızgın
0


















