Bağıra, çağıra, düşünerek yaşamak, yakışır bize…..

Bir yandan kazma sallıyor, bir yandan düşünüyorum. Öyle geçim derdi falanda değil üstelik, eni konu düşünüyorum, edebiyat, sanat, şiir, gelecek toplum, falan. Akşam eve gidince biraz kitap karıştırıyor, biraz düşündüklerimden notlar çıkarıyorum. Yorgunluğumu, tozlu bir bez gibi silkelerken, bir yandan da eğrelti bir elbise gibi üzerimde duran, düşünme eylemliliğime devam ediyorum.

Eylül 24, 2006 - 16:47
 3.6k
Bay bilirin bende en kızdığı tarafım bu olsa gerek, bizim düşünmez olduğumuzu o kadar içselleştirmişler ki düşünen bir amele görünce adeta şaşırıyorlar. Sonra düşünce belirtmenin sadece kendilerine ait olduğunu sanan, bir tayfa ayaklanması başlıyor, İlk soru şu; kim bu adam yahu? Beni gördükleri yerde, üzerlerinde taşıdıkları centilmenlik ve bilgeliklerinden eser kalmıyor. Onları arada bir olsa da bu çıplak halleriyle görmenin verdiği rahatlıkla, ben de küstahlığıma devam ediyorum. Düşünmenin icazetini almamışlık başa bela. Düşünmenin diplomasının olup olmadığını bilemeyecek kadar, cahilim üstelik.
Nasıl ezilmediğimi, nasıl sömürülmediğimi, bana anlatacak kitapların, hepsini okuyacak kadar vaktim olmadığından; gerek işportacılık yaparken, gerek inşaatlarda amelelik yaparken, gerekse belediyede işçi iken yorgunluğumla yoğrulan kitapları hiç yanımdan ayırmadım. Bir kez bu yolun yolcusu olduktan sonra, insan, yolu yoldan sormayı da öğreniyor.
Belki de yazmaya başlamak yolu yoldan sorma eylemliliğinin somutlaşan ifadesidir. Belki de benim kalemimin aklı, yolu yoldan sorma aklıdır kim bilir.
Benim aklım, gelgit aklı, hazır aklıma gelmişken şu ayrıntıyı da belirtmeden geçmek olmaz.
Ne bildiğimi, hiç merak etmeyenlerin, bana bilgi vermek için, benim bilmelerimi yok saymasına da bir türlü alışamadım…...Keşke öyle yapacaklarına, biri bana imla işaretlerini nasıl kullanacağımı öğretse idi, daha matah bir iş yapmış olurdu. (burada bazı dostlarımın gülümsemesini not düşüyorum)
Bir gün, düşünme eylemliliğini, bedensel yorgunluğumun omzuna atıp, geldim yanınıza. Üstelik o kadar yorgunum ki üzerimdeki küstahlığı soyunsam yığılıp kalacağım aranızda.
Tam mankenlere, şovmenlere, olur olmazlara alışılmışken, birde bu amele nereden çıktı diyenler olacak elbette. Lakin bir kez ok yaydan çıktı elden bir şey gelmez artık.
Bir haddini bilmezlikle, başlıyorum düşündüklerimi yazmaya.
İnsan diyorum, seçtikleri ile ayrılıyor diğer insanlardan. Okuduğunuz kitaplar, dinlediğiniz müzikler, izlediğiniz filmler, dinlenmek için seçtiğiniz mekanlar, seçtiğiniz dostlar ……
İnsanın, insandan farklılığını, doğadaki diğer farklılıklardan, ayırt eden temel yan, insanın
seçtikleriyle oluşturduğu, ayrılıklarını biriktirip, kendini bu ayrılıklardan bütünleye bilmesidir.
İnsana ait farklılık eylemini şöyle tanımlaya biliriz artık; seçtikleri ile ayrılan, ayrılıklarının bileşeninden kendisini yaratarak yaşayan……
İyi örgütlenmiş bir görgü gözü olmayanın seçiciliği su götürür, seçiciliğin ilk eylemi, fark etme birikimidir, bu ise ancak bir görgü gözüne sahip olmakla olasıdır.
Diyalektiğin sarmal gelişimi açısından ele aldığımızda, önceler ve sonraların sürekli birbirini tetikleyişindeki şıklığı, gözeterek şöyle diyorum.
Farklılık; görmek ve bilmek olarak birikir.Bu birikimden yaşamayı esas alan davranış ise farklılığın ortaya çıkışını gerçekleştiren eylemin adıdır.
Bir farklılığın ortaya çıkmasını sağlayacak olan, insanın gördüğü ve bildiği ile yaşama gücünün radikalliğidir ki biz buna FARKINDALIK diyoruz
Yine başa döndük sanıyorum.Her başa dönüşün sarmal bir birikim olması gerçeğini seviyorum.
“Farklılık; seçici bir görme ve bilme birikimi bileşeninden, yaşama radikalliğinin ürünüdür.”
Şimdi yeni baştan düşünüyorum, ben ne zaman düşünmeye başlasam “abi hayırdır bir derdin mi var” diyenden geçilmiyor buralarda. Benim yaşadığım yerlerde düşünmek hiç hayra alamet değildir, geçim derdi, hastalık, sökellik, iş kazaları bunların dışında düşünmek olmadığı için pek hayra yorulan bir iş değildir düşünmek. Onun için ben düşünmüyor gibi yapardım. En sonunda bir gün patladım. Ben insan olmanın tadını çıkarıyorum dedim. O zaman işte hakkımda karar verdiler “tamam abi sen haklısın” deyip birazda ihtiyatlı bir biçimde izlediler beni. Bendeki ilk arıza tespitini, sanıyorum çevremdeki arkadaşlarım yapmıştı. Tamamen haksız olduklarını hiç düşünmedim.
Aranızda mutlaka kürek kullanmışlar vardır ve onlar iyi bilir ki en kullanışlı kürek, kullanılarak sapı belirli bir eğiklik kazanmış olan kürektir. Garip gelecek ama küreğe adeta bir güzellik katar bu eğrilik.Üstelik ağır işte çalışanların oturuşlarında, kalkışlarında bir yanılsama olsa da ben bu eğimi görürüm hep.
Bu eğimi birde çoklukla Ara Gülerin fotoğraflarında görmüşümdür.(Arada bir Güler / tık diyen / bir yaşama sevinci / zaman mekan ışık / bir gül-üşümesi ). Ben bütün bu düşüncelerle yoğrularak çalışırken, işçi arkadaşlarımın gözüne bakarak küreğin eğrisini gösterip, işte bu” ezilenlerin estetik eğrisi” deyince kıyamet koptu. O dur bu dur yaşamın içerisinde yabancılaştırılmış, yalnızlaştırılmış eğrilerimi toplar şiir yaparım onlardan. Ezilenlerin kendi içerisin de dayanışmasının duruşudur eğrilik, sevecen, dediğim dedik olmayan esnekliğin ve işlevselliğin duruşudur. İnsan ilişkileri içerisinde adeta ezilenlerin parolası gibidir bu eğri, ne bileyim nerede kiminle olursam olayım, “bizimkiler” sen bizdensin değilmi abi der gibi merhaba der bana. Neyse bu böyle uzayıp gidecek ben şimdilik küreği elimden bırakıp asıl konuya döneyim. Sahi aslı olan
hangisi ki.

Anlayacağınız ben bağıra çağıra, yarın kurgusunun düşünce eylemliliği içerisinde yaşamayı, öyle bir yakıştırıyorum ki kendime, anlatamam. Ben artık kürek sapı eğrisi güzelliğinde “balkıyorum” dünyaya.
Benim içerisinde yaşadığım koşulların önceliğin de hep ekmek kavgası ola gelmiştir.En ağır işlerde çalışmak zorunda kalışımın, bilgi birikimimi örselediği de aşikar. İşte tam bu noktada, düşünme eylemliliğinin haddimi aşmak olduğuna beni inandırmaya çalışmanızın, hiçbir anlamı kalmıyor. Kimseyi kurtarmak için değil, kendimi kurtarmak için düşünmek zorundayım. Siz benim yerimde olsaydınız, haddinizi aşma eylemliliği içerisinde olmaz mıydınız. Siz, acaba, ezilenlerin düşünerek haddini aşmasının neresinde duruyorsunuz? Artık kendimle ilgili düşünmemin gereğine inanıyorum. Dahası bağıra çağıra, kurtuluşumun kurgusu olmak için düşünmek istiyorum. Biliyorum ki hiçbir doğru, ben bulmazsam, gerçek olamayacak.
Geç kaldım biliyorum/ ama emin ol usta,/ bütün suç bende değil./ Sahte aydınlıklardan gökyüzü öyle kirlenmiş ki/ bulamıyorum yön yıldızı mı./ Beklide en çok şimdi, / bir şair karanlığı gerek bana.
Ümmetçi bir toplum geleneğini nerede nasıl kırdım bilemiyorum. Sosyalist düşünce ile kurduğum ilişki dahi, beni bireysel algılayışa getiremedi. Her gün aşağılamasını yaptığımız kapitalist bireyciliğin tarihsel bir birikim olma gerçeğini bilmemize rağmen, bir türlü sosyalist bireyselliğin anlam ve önemini açığa çıkartacak bir sıçramayı yapamadım. Kapitalist bireyciliğe karşı çıkarken sosyalist bireyselliğin üstünden atlamış olmamız adeta batıl bir itikat gibi bizlerin yaratıcılığını güdükleştiriyor. Bu da ister istemez yaşamın her alanında bir aymazlığın gündemi doldurmasına sebep oluyor. Bir şair bu kalabalığı azaltarak şiir yapsa ne güzel olur.
Bir yanımızda, biçimsel içeriksizliğin sanayisinde üretilen çeşitlilik, bizleri bir tekdüzeliğe mahkum ederken, bir yanımızla yaratıcı tek başınalığımızı imha eden anlayışlarımızın pençesinde kıvranmaktayız.
Biçimsel içeriksizlikte ki “çeşniciliği” bir kez farklılık olarak adlandırınca; insanların değişim, dönüşüm ve gelişimle, ilgili tanımlamaları kadar, tekdüzeliği tanımlayışları da anlamsızlaşıyor.
Tekdüze deyince, ilk akla gelen; kendini tekrarlayan değişmezliktir. Günümüzde içeriksizlikte ki çeşniciliğin, kendini ; değişiklik olarak gösterme gayreti, değişim ve dönüşümün içerisinde ki duruşu, tekdüze olarak tanımlama cesaretini kendisinde görebiliyor. Değişim ve dönüşümdeki sürekliliğe “tutarlık” dendiğini anımsamasını beklemediğimiz, çeşnici tayfasının, bilmesi gereken şeyler var.

“Ne biçim aynı şeyler yapıyorum ki
Hep başka bir şey yapıyor beni”

Günlük yaşantımızın her anına sinmiş bu anlayışla şöyle düşünebiliriz; Ülkemizde açlık, yoksulluk, yozlaşma, eğitim sorunu, geçim derdi, cezaevleri, işkence konuları o kadar “tekdüzedir” ki bunların şiirini, öyküsünü, yazmak artık gereksizdir. O zaman diyebilirsiniz ki, bir farklılık yaratmalı ve insanlığın bugününde yaşadığı sorunları bırakıp, gelecekteki toplumu yazmalıyız. Yaşadığınız çağın “tekdüzeliğinden” de böylelikle kurtulmuş olursunuz. İçinde bulunduğu zamanın, bir parçası olmak, esas olarak sorunların içerisinde kendini taraf olarak, tanımlamayı gerektiriyor. Farklılığı; çeşnicilik olan, çağ kaçaklarının saltanatı, egemenlerce parlatılmakta oluşu, her şeyin yeniden tartışılmasını zorunlu kılmakta. Ne yaparsın ki bizim gibi insanlar, ne yaparsa, yapsın,her şeyi ömrüne benzetir, aşkımızda, işimizde, aşımızda, şiirimizde ömrümüzle yaptıklarımızdır. Gelecek kurgusu da geçmiş deneyimler de bizim ömrümüzün şimdisindeki işlevsellikle adlandırılır. Yaşadığı çağa ait olma duyarlığının zamanla olan ilişkisi, şimdiyi; dünün birikimi ve yarın kurgusunun etiğin de yaşamak olarak tanımlar.Kimsenin, kimseye ilişmeden yaşamayı seçtiği günümüzde, sağa sola çarparak ilerleyen yazımın kabalığını hoş görün. Her şeyin böyle ulu ortalığa döküldüğü yollarda,kimseye çarpmadan yürümek, benim açımdan olası değil. Dedim ya şimdi çok yorgunum ve haddini bilmez bir düşünme küstahlığı ile yol almaktayım.
Bay bilirlik uzun zamandır bir şeylerin bittiği iddiasının çevresinde kümelenmekte.İşçi sınıfı bitti, şiir bitti, yetmedi tarih bitti. Uzun zamandır dişe dokunur bir üretimin uzağına düşen yazım hayatı, her türlü direngenliği umursamayan tutumu ile kendi bitişinin teorisini yapmakta. Birbirleri ile yarışarak tırmandıkları kulelerde, egemenlerin kendilerine sundukları, bozuk yiyeceklerle beslenenlerin zehirlenişini; küreğe kolunu dayamış, yorgunluk sigarası tüttüren, bir amelenin düşünme küstahlığı içinde izlemekteyim. Diğer insanların gözünden yaşanmak ta olanlar nasıl gözüküyor bilmiyorum.”Ben burada, aşağıdan yukarı balkıyorum dünyaya, her şey öyle komik geliyor ki bana,gülmekten ölebilirdiler bir kez gözlerimden görseydiler kendilerini”.
Akıp gitmekte olan günlerin içerisinden, bir amelenin söylemindeki aykırılıktan yola çıkarak, farklılığını ve farkındalığını ayrıcalıkla takas etmeyen, tüm omuzdaşlara dostlukta eğilirim.

*,

kazma kürek sallar gibi
bağıra çağıra
düşünüyorum
etim sıyrılıyor
kemiğimden
yorgunum
yaslanıyorum
küreğe

düşünmek
kanıyor
yüreğim
eğrisinden

geniş omuzlarımda

eğrelti
küstah
bir haddini bilmezlik

yakışıyor bize
bağır çağır
düşünerek
yaşamak
ve eğri oturmak

sözün
kısası
derdimiz
imladan bile kurtulmak

Taş ocağı günceli

Gün yüzü görmeden çıkıyorum sokağa,dudağımın kıyısında solmuş bir şiir, durakta kimsecikler yok, mutlu azınlıktan sayılırız artık diyorum kendi kendime. Dünyanın en çirkin gülümsemesi yapışıyor yüzüme.
Güneşin benim kadar acelesi yok, küfreder gibi bakıyorum doğacağı yöne, uyuşuk şey deyip komiklik yapıyorum kendimce. Otobüs geliyor biniyorum, herkesin yüzünde uykuya doymamışlık, herkesin yüzünde doğacak güne bir küfür. Gelecek güzel günlerin alaca şafağında…… Gelmedi ulan gelmedi….Düşüyor dudağımın kıyısından solmuş bir şiir

Otobüs ten inip yetişiyorum metroya,hangi fabrika üretir bu bezgin maskeleri. Herkesin yüzünde bir metro maskesi, kimse kimsenin umurunda değil ,birkaç sevgili,birkaç çocuğun dışında, seri üretim çehreler ile yol alıyoruz.Derken metro yolculuğu bitiyor.
Koşarak servis durağına geliyorum…..Gelmedi ulan gelmedi diyorum içimden. Son gelmedi yi sesli söylemiş olacağım ki yanımdaki servis bekleyen arkadaş; abi daha vakti var gelir, gelir diyor ve otobüs geliyor.

Oh diyorum nihayet baş başa kaldık,bir araba dolusu bağıra çağıra konuşan adam, küfürler
gülmeler karışıyor birbirine.Taş ocağının düzensiz yollarında, sallana, savrula ilerliyoruz.
Yanımdaki arkadaş abi asfalt mı iyi, taş ocağımı iyi diye soruyor bana. Gözlerinin içine öyle bir bakıyorum ki ufak tefek arkadaşım, sözümü geri aldım der gibi abartılı bir biçimde yutkunuyor.

Sonunda şantiyeye geldik işte, belli belirsiz bir telaş ve tedirginlikle, giysilerimizi değiştiriyoruz. Gececiler, işten kurtulmanın şamatasını yaşarken, şantiyeyi teslim alma söyleşileri ile selamlaşıyoruz. Ellerimizde kürekler, hemen başlıyoruz taş kırma makinelerinin
altında birikmiş taş tozlarını temizlemeye. Yıllardır kazma kürek çalışmış olmanın alışkınlığı ile umursamaz bir tek düzelikte makinenin altını boşaltıyoruz.Tepeden tırnağa taş tozu oluyoruz, ağzımız, gözümüz tozla doluyor …”şerefsizler bir maskeyi getiremediler” diyorum. Bütün işçiler işverenin baskısı ile sendikasını değiştirdi değiştireli, şikayet için bile gidecek yerimiz kalmadı….. ……daha günün ilk saatlerinde, tozla kaplanmamış hiç bir yerimiz kalmıyor.

Yediğimiz, içtiğimiz, soluduğumuz taş tozu. Makineler büyük bir gürültü ile başlıyor çalışmaya, yavaş, yavaş bütün ilişkilerimiz toz bulutuna gömülüyor. Dahası kendimizle olan ilişkimiz bile azalıyor. Her geçen saniye hızla dönen kasnakların üzerinde yol alan taşların akışıyla, makineden bir parçaya dönüşüyoruz . Bir vida, bir somun, bir kayış, ne dersen de artık, tükenen dağlar gibi tükeniyor insanlığımız.

Toz, gürültü, yorgunluk ve her an bir tuzak gibi beklediğimiz iş kazası. Bu hengamenin içerisinde, ortalığı yıkan bir feryadın bekleyeni olmuşuz. “Bu gördüğün makinenin adı kemik kırana çıkmış bir kez. Her sene bir iki kişinin kemiğini kırmayınca randıman vermez” diyor yanımdaki usta……Şerefsiz, şeytan diyor al eline balyozu…..

Makinelerin sesiyle uyum sağlamış, toz bulutu, önce bizi, sonra yolları,dağları ,bulutları, gökyüzünü, derken bütün dünyayı yutan bir canavar oluyor. Her şey kayboluyor,düşler,
düşünceler…Taş tozu, bütün gözeneklerimizden, insan olmamızın bütün delillerini, bir, bir siliyor. Akşam son gücümüzün de bizi terk ettiği bir saatte, gececiler geliyor.Sadece yorgunuz ve üstelik umutsuz bile değiliz artık. Su tankerlerine doğru ilerliyoruz. Elimiz, el değil, yüzümüz, yüz değil artık. Sadece taş tozu ile sıvanmış maskemizi biraz daha parlatıyoruz o kadar.

Yine otobüse doluşuyoruz, bu kez sabahın tersine, büyük sessizlikle sallana savrula uzaklaşıyoruz, taş ocağından. Bedenimizde yadırganması unutulmuş sızılar,ilk işe başladığım yıllarda, ağrıların zamanla kaybolacağını sanırdım, hayır hiç kaybolmuyorlar, sadece bu ağrıları zamanla doğal halimiz olarak algılıyoruz hepsi o kadar.

Hepimiz yaptığı işin maskesi ile doluşuyoruz metrolara, biz taş yüzlüler, adeta yorgun bir heykel gibi umarsız bakınıyoruz çevremize.Her geçen saniye,daha yorgun,daha kaybolmuş.

Eve geldiğimde artık ne karımın kocası nede kızımın babası idim. Ne Müslüman ne kafir ne Türk ne Yahudi sadece yorgun ve ağrılı. Elimi dolaba atıp çıkardığım şaraba basıyorum ağrılarımı biraz diniyor her şey. Kaybolmama ramak kalıyor, son bir çaba ile kalemi elime alıyorum ve başlıyor yeniden insanlaşmamın savaşı.



*,
her akşam şaraba yatırıyorum
yorgunluğumu
üstüm başım
yıkılmış dağların tozu

bir homurtu
yükselir
kaşlarımın arasında güneş

gülerim dağlarca kendimi

hayat
gidilmemiş yolların tozu
yapışır
ciğerlerime

hayat
ömrüm gibi
seviyorum seni

ömrüm

yaşamak ve sevmek

ama

artık

intikam gibi

sabahın ilk ışıkları ile solacağını bildiğim şiirimi yerleştiriyorum dudaklarımın kıyısına.

Necmi Otçu