Aniden Hüzün
Aniden bastırıyor hüzün... Kıskıvraksınız... Kollarınız omuzlarınıza yük olurken, hayallerinizi çalıyorlar, dününüzü ve hiç bize layık görmedikleri yarınlarınızı çalıyorlar...
Biraz daha yakıyoruz gemileri yaşamın tam ortasında...
Eksilerek yaşamanın felsefesi ciltlerle kitaplara sığmaz...
Bazen bir yudum suyu ağu gibi akıtırsınız boğazınızdan, bazen bir dilim ekmek zehir zıkkım gibi oturur midenize... Hayatın bütün sevinçlerinin sizi terkedip gittiğini duyumsadığınızda bir radyo haberlerinde, gözlerinizi yumar ve bir yağmur bulutu kirpiklerinizden süzülürken sorgularsınız size bilgi çağı diye sundukları zamanı...
Yaşamın size verdiği bütün güzellikleri reddetmek gelir içinizden, çünkü küçülen dünyada, evinizin içine, uykularınızda düşlerinize değin uzanan o çığlıklardır aslolan...
Afganistan’da, teröristler var bu evde, diye taranan evden yalnızca on iki çocuk cesedi çıkarılıyor...
Pardon yanlış bilgi diyorlar...
Irak’ta isyancılar var diye ihbar edilen ev bombalanıyor, yedi çocuk cesedi çıkarılıyor...
Özür dileriz diyorlar...
İsrail’de yetkili bir görevli subay, diyor ki “yaptığım işten nefret ediyorum, sürekli çocukları öldürtüyorlar bize, geceleri o çocuklar giriyor rüyalarıma vicdan azabından uyuyamıyorum”
Subay hakkında soruşturma açılıyor...
Siz karıncaları bilirsiniz değil mi? Minnacık, sevimli, çalışkan hayvancıklar... Bir yakınımın mutfağında geziniyorlarmış gün boyu. Diyor ki “Onlar benim konuklarım... Onlara sevgiyle bakıyorum... Arkadaşlarım onlar benim.. Bir tanesine zarar verirsem, azaptan ölürüm...
Ansızın bastırıyor hüzün... Cinnetin en koyusunu yaşadığımız yüz karası bu çağda şefkati özlüyoruz... İnsan olmanın en güzel yanı deyip karıncaları okşarken, “ya nasıl kıyıyoruz çocuklara”...
Ressam olsaydım diye düşündüm ve aniden bastıran hüznün resmini tuvaline düşür deselerdi, neyi resmederdim dedim kendi kendime... Bir çocuk koydum fırtınanın ortasına, saçları savrulmuş karmakarışık olmuş tipide, bir kedicik tutarken göğsünde, uzaklarda çok uzaklarda kendisinden iyice ırakta bir annenin gölgelenmiş görüntüsüne bir elini uzatmışken, ve kedisini öperken, çocuğun gözlerinden sicim gibi yaşlar akıtırdım... Ve sonra o tablonun karşısında utançtan elimi yüzüme kapatarak sessizce ağlardım...
Çocuklarını yok eden bir çağın ellerinin olmasını ne kadar isterdim... Yüzüne ellerini kapatabilmesi için... Utançtan ağlayabilmesi için...
Görkemli evlerinde, sıcacık yanan şöminelerin karşısında, mazlum halkların ölüm emirlerini verirken viskilerini yudumlayan egemenlerin kulağına eğilip şunu söylemeyi ne çok isterdik biliyorum:
Kandan kına yakılmaz...
Selma Ağabeyoğlu


















