Anadilimiz Türkçe, Kürtçe ve Sosyalistler -1
“Bana (arkadaşını değil) kullandığın sözcükleri, cümleleri söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” Yazın alanında karşılaştığım makaleler, şiirler bazen beni oldukça şaşırtıyor. Bunların başında sosyalistlerin Türkçeye karşı takındıkları tutum ve anlayış gelmektedir. Öyle bir tuhaf durum ki; örneğin ülkemizde Kürtçe ana dil hakkının verilmesi için yazanlar çizenler; Türkçenin korunması ve geliştirilmesi söz konusu olduğunda sus pus olmakta, bu alanı gericilere, ırkçılara bırakmaktadırlar.
Öncelikle yanlış anlamaya meydan vermemek için belirtelim: Anadilde eğitim ve öğretim bir “insan hakkı”dır ve bu çerçevede ülkemizde de Kürtçe eğitim ve öğretim hakkı savunulmalıdır. Ezilen ulusların dillerine yapılan baskılar genel ulusal bir baskının parçası olup, bu sorun dünyanın bir çok yerinde sürmekte, kapitalizm soruna çözüm üretmek yerine, daha da karmaşık hale getirmekte ve genellikle çözüm olarak da asimilasyonu seçmektedir.
Oysa sosyalistler insancıl ve insana yakışır bilimsel çözümden yanadırlar. Bu yüzden sorunu temelden devrimin çözeceğini; ama içinde yaşanılan sistemde de bunun bir demokratik talep olabileceğini, mücadele ile mevziler kazanılabileceğini savunurlar.
Yukarıdaki çıkış noktası doğrultusunda ezilen ulus olarak Kürtlerin kendi ana dillerinde eğitim-öğretim hakkını her ulustan devrimcilerin savunması anlaşılır ve gerekli bir şeydir. Yalnız, aynı çıkış noktasının Türkçe için de olması beklenilir. Çünkü Türkçe de bugün kültür emperyalizminin baskısı altındadır, günden güne yozlaşmaktadır. Bu perspektifle bu konu incelenmelidir.
Türkçenin Türkiye’de savunulması, korunması ve geliştirilmesi emperyalizme karşı bir duruştur.
Çünkü Türkiye’de Türkçe yozlaşmakta ve çürümektedir. Yozlaşma ve çürümenin nedeni egemen başka bir dilin sözcüklerinin Türkçedeki sözcüklerin yerini almasıyla oluşmaktadır. Bu kültür emperyalizmidir ve kültür emperyalizmi yarı-sömürge ülkelerde kendi dilini geliştirerek, bu alanda da egemenlik sağlamaya çalışmaktadır. Bunu ise özellikle ekonomik alandaki işbirliğini (sömürüyü) pekiştirme amacı ile kullanmaktadır. Günümüzde bildiğiniz gibi bunu en çok ABD kendi lisanı İngilizce ile yapmaktadır. Ülkemizde ensesi kalın işbirlikçiler ise bunu desteklemektedirler, çünkü ABD ile olan özellikle ekonomik ilişkilerde onların cepleri dolmaktadır, halkın değil. Bunun pratikteki yansımasını hepimiz görmekteyiz. “Show TV”, “Star TV” ler, sokaklarda “restorant”lar, “hotel”ler, “Migros”lar, “Süper Market”ler, “McDonald’s”lar; tatil beldelerinde ise (gidip görebilenlere) “shopping”ler, “clup”ler, “cafe”ler vb. hiçbirimizin yabancısı değil.
İngilizce sözcükler günlük konuşmamızda da Türkçe sözcüklerin yerini almaya başlamıştır. Yabancı sözcüklerin kullanılması Türkçeyi yaralamakta, dilbilgisini de bozmaktadır. Öyle ki bazen bu sözcüklerin kullanımıyla ortaya tuhaf cümleler çıkmaktadır.
İkinci yanış anlamaya izin vermemek için yine belirtelim: Türkçede sözcük karşılığı olmayan yabancı sözcüklerin zorunlu olarak kullanılması ayrı şeydir, birilerinin Türkçede sözcük karşılığı olduğu halde özellikle yabancı sözcükleri kullanması ise ayrı bir şeydir. Bahsettiğimiz şey yabancı sözcüklerin bilinçli ya da bilinçsiz kullanıldığıdır. Bu kullanımla Türkçe yozlaşmakta, çürümekte, bu yozluk ve çürümüşlük de özellikle medya aracılığı ile topluma yayılmaktadır. Ünlü sayılan bazı insanların televizyonlarda Türkçeyi bozarak, İngilizce sözcükler karıştırarak konuşması gençlere kötü örnek olmakta, özenti nedeniyle benzer konuşma biçimleri toplumda yayılmaktadır. Örneğin televizyonlarda birileri “... çok beautiful”, “Amerika’daki star”, “Avrupa’daki raiting ler” gibi tuhaf, iki dil karşımı cümleler sarf edebilmektedir. Türkçe cümlelerin devrik ya da bozuk kurulması medyada sık sık karşılaştığımız durumlardır. Sunucunun izleyicileri aptal yerine koyarak bir cümleyi yirmi kez tekrarlamasını toplum yadırgamaz oldu artık. Bu yetmezmiş gibi sunucular kendisine ayrılan süreyi doldurmak adına “eeeeee”lerle cümle aralarını süsler oldular, (!) bol bol yanlış cümle kurar hale geldiler. Yanlış cümle kullananlarla haklı olarak alay eden Feyza Hepçilingirler’in “Türkçe ‘Off’ “ adlı kitabından birkaç örnek verelim:
“Savaş Ay’ı kızdırmak var; ama ne yapayım ki bu söz “A Takımı’nda söylendi: ‘O gece Ortaköy’de bir ölü ölmüştü.’ Eleştirmiyorum; ‘ölü’ nasıl ölmüş diye bile sormuyorum, yalnızca şunu merak ediyorum: Yangın yanarken mi ölmüştü o ölü?” (1)
“Tansu Çiller ve benzerlerinin “Yapmışızdır, söylemişizdir, belirtmişizdir..” biçimindeki söyleyişine de pek kulak asmayın. Yalnız kadınlara değil, Türkçeye de ihanet içindedir kendisi. Elini kürsülere vurarak yaptığı bu vurgulama hesabınca onu “erkeksi” bir söyleme yaklaştıracaktır ya, aslı yok. Türkçede insanın kendisinden söz ederken söylediğini kesinleştirmek için eyleme “-dir, -dır” eklemesi anlamsızdır.” (2)
Örnekler çoktur. Ne yazık ki Türkiye’de Türkçe’yi kirletme eylemi, bilinçli ya da bilinçsiz üniversite bitirmiş bir çok kişi tarafından da yapılmaktadır. Hele bu üniversite bitirmiş kişiler yanlışlarla dolu yazılarının ya da şiirlerinin altına adlarını yazarken (tuhaf bir şekilde, bu konuya aşağıda değineceğim) mesleklerini, ünvanlarını da yazmaları, yanlışların doğruymuş gibi topluma sunulması durumunu da doğurmaktadır. Bu da toplumun, özellikle gençliğin Türkçe dil eğitimini olumsuz etkilemektedir. Yani bir yazının altındaki imzanın başında örneğin “Dr.” ibaresinin bulunması ilgili yazının (konumuz açısından Türkçe yazım kalitesi olarak) her şeyiyle doğru olabileceği anlamına gelmez.
Dil ve Zeka Gelişimi İlişkisi
Anadili eğitimi ve öğretiminin savunulması; egemen kültüre karşı bir duruştur; bu aynı zamanda çocuğun sağlıklı zihinsel-dil gelişimi hakkını savunmaktır.
Çünkü zihin gelişimi ile dil arasında direk, sıkı bir bağlantı söz konusudur. Yapılan bilimsel araştırmalar bunu kanıtlamıştır. (3) Anadili çocuğun ilk öğrendiği dil olduğundan, zihin gelişimi ile olan bu sıkı bağlantı küçük yaşlarda anadili ile olmaktadır. İkinci dil birinci dil üzerenden öğrenilmekte, birinci dil ve birinci dille gelişen zeka düzeyi, ikinci dilin öğrenme hızını ve düzeyini etkilemektedir.
“Dil gelişimi zekanın kullanımı ile yürür, dili öğrenen sürekli olarak “öneren”leri kafalarında çeşitli dil yönleriyle, sözcüklerin anlamları ve içeriklerini ölçerler. Sözcüklerin cümledeki yerleri, sıralamaları yapılarak cümlelere anlam verilir. Bu gelişimde öncelik “biçim”in anlaşılmasıdır. Prensip olarak bunlar yan yana iki yol gibidirler. Yani kavramlar (şekiller) zeka düzeyinde anlaşılır / bilinir, daha sonra o “biçim”e bilinen dilden etiket yapıştırılır. Ya da tam tersi, önce sözcük öğrenilir daha sonra sözcüğün içeriği tecrübelerle doldurulur. (4)
Yukarıdaki ilişkiyi şöyle örneklendirebiliriz: Çocuk önce bir filin kendisini ya da resmini görür. Uzun hortumu, koca kulakları olduğunu, boyunu, rengini vb. kafasına yerleştirir. Daha sonra öğretmeninden, annesinden ya da arkadaşından onun adını duyar ve o hayvanın “fil” diye adlandırıldığını öğrenmiş olur. Yani “fil” sözcüğünü daha önce kafasındaki “anlam”a “etiket diye yapıştırmış” olur. (İşte sözcüğün öğrenilmesi ve “anlam” / zihinsel gelişme arasındaki ilişki buradadır.) Ya da tam tersi de mümkündür: Önce sözcüğü öğrenebilir, (duyabilir) daha sonra duymuş olduğu sözcüğün içeriğini tecrübesiyle (kitapta resme bakarak, TV izleyerek, okulda vb.) öğrenir.
“Dili öğrenenler bu yöntemle somut şeylerin sanı sıra soyut şeyleri de öğrenirler ama soyut şeylerin öğrenilmesinin kolaylığı somut şeylerin zihinsel düzeyde ne kadar dolu olduğu ile doğru orantılıdır.” (5)
Yani somut cisimleri, şeyleri çocuk ne kadar çok bilir ve etiketlendirirse o kadar da soyut şeyleri bilme ve etiketlendirme kolaylığına ve avantajına sahip olmuş olur.
Dil becerisi / gelişimi MODELİ

Yukarıdaki şemayı şöyle açıklayabiliriz: Varlıkları –görerek- anlamak ve adlandırmak daha az zeka gerektirirken, varlıkları görmeden anlamak ve adlandırmak daha fazla zeka gerektirmektedir. Buna “soyut” varlıkları anlamanın ve adlandırmanın “somut” varlıklara göre daha zor olduğunu, gelişme süreci içerisinde, birbirinin içine geçmiş olarak ama buna başlangıçta somut ağırlıklı bir süreç diyebiliriz.
Yukarıdaki temel bilgiden yola çıkarak bunu birinci (anadil) ve ikinci dile (sonradan öğrenilen dil) uygularsak karşımıza şunlar çıkmaktadır:
Çocuklar için ilk öğrenilen dilin zeka gelişimi açısından önemi büyüktür. Çünkü bu dil ve bu dil ile ilişkili olan zeka gelişimi birincil olarak gündeme gelmekte, onu daha sonra da (ikici dilin öğrenilmesi gerekli, zorunlu toplumlarda) birinci dile ve zekaya dayanan ikinci dil öğrenimi izlemektedir.
İkinci dil öğrenimine başlandığında birinci dil öğrenimi ve gelişimi kesintiye uğramamalıdır. Çünkü birinci dilin öğretilmesine devam edilmesi çocuğun zeka gelişiminin kesintiye uğramaması demektir.
İki Dillilik ve Avrupa’da Durum
(devamı var)
Turgay Usanmaz
(GÜNEY Sanat Edebiyat Dergisi, Nisan - Mayıs - Haziran 2006'da yayınlanmıştır.)
Yazının devamı için tıklayınız....
--------
Dipnotlar:
(1) Feyza Hepçilingirler, “Türkçe ‘Off’ s. 85
(2) age s. 212
(3) Hollandaca: M. Robijns ve G. Ledouks, Curriculum OET Nieuwe Stijl, (Eğitimde
Yeni Biçim Anadili,) s.55 Alıntı: Gipson en Levin (1975), Overmaat en Steinert
(1994)
(4) Hollandaca: M. Robijns ve G. Ledouks, Curriculum OET Nieuwe Stijl, (Eğitimde
Yeni Biçim Anadili,) s.56
(5) Çokdilli Eğitim’in okul içinde nasıl gerçekleştirildiği başka bir yazının
konusudur.


















