21 köylü 4 öğretmen ve Albay Özden'i katlettiler

  Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden, 14 Ağustos 1995’te iki korumasıyla birlikte Ormancık Köyü kırsalında öldürüldü. Albay’ın eşi Tomris Özden ise Veli Küçük’ün eşine sürekli olarak “JİTEM’e gir” baskısı yaptığını söylüyordu.

27.10.2011 - 18:41
809
Katliam silsilesi ve ‘bebek katilleri’ -5-

Güçlükonak’ta üç katliamda 41 kişinin neden ve nasıl hunharca öldürüldüğü bütün ayrıntılarıyla artık netleşmiş durumda ve ortaya çıkan gerçekler, aynı zamanda benzer mahiyetteki birçok katliama da ışık tutabilecek nitelikte. Bunlardan birisi de 21 Ocak 1994’te Mardin’in Savur İlçesi’ne bağlı Ormancık ve Akyürek köylerindeki katliam oluyor.
11’i çocuk 21 kişinin hunharca katledildiği bu iki köydeki olay, benzer diğer birçok olay gibi her yıl resmi törenlerin konusu oluyor. Burada da devlet yetkilileri tarihler 21 Ocak’ı gösterdiğinde köye gider, resmi bir tören düzenler ve “terörü lanetler.” Bu olay da PKK’ye mal ediliyor.
PKK’nin katliamla ilgili arşivlerini açması, söz konusu dönemde söz konusu bölgede nelerin olup bittiğine dair net açıklamalarda bulunması mevcut durumda gerekiyor. Ancak bu katliamı da PKK’ye mal edilen birçok katliam gibi kuşkulu hale getiren enteresan veriler var. Bunlardan en önemlisi, hiçbir araştırma yapılmadan, hiçbir veri toplanılmadan ve gerçekler ortaya konulmadan sıcağı sıcağına bu katliamın da PKK’ye mal edilmesi oluyor. Oysa başından beri ortaya koyduğumuz gibi PKK’ye mal edilen birçok olay birazcık araştırıldığında bambaşka bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Birçok katliamda olduğu gibi koruculaştırma baskısının uygulanması durumu oldukça mümkün görünüyor. Zira birçok katliamdan önce baskınların yapıldığı, katliamların gerçekleştirildiği, ardından da yaşananlardan PKK sorumlu tutularak koruculaştırma yoluna gidildiği yaptığımız araştırmalardan, yıllar sonra gelen itiraflardan ve elde edilen belge - bulgulardan rahatlıkla anlaşılıyor. Bu olayla ilgili şimdilik bunları belirtirken, PKK ve devletin eşit mesafede katliamla ilgili gerçekleri ortaya koymaları gerektiği de bir başka husus olarak dile getirilmeli.

Bir yıl sonra bu kez Albay Özden vuruldu

Bir yıl sonra vahşetin yaşatıldığı bu köylerin hemen yakınında yaşanan başka bir önemli gelişme de, köylülerin katliamını iddia edildiğinin aksine daha da kuşkulu hale getiriyor. Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden’in 14 Ağustos 1995’te iki korumasıyla birlikte öldürüldüğü olay, Ormancık Köyü kırsalında gerçekleşmişti.
Olay “PKK ile girdiği çatışmada şehit düştü” şeklinde resmi kayıtlara geçti. Ancak aradan yıllar geçtikten sonra bu olayın kuşkulu olduğu dillendirilmeye çalışıldı ve hakikaten Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın öldürüldüğü 1993’ten sonra aynı zamanda orduda bir tasfiyenin yaşandığı görülüyordu. Başta da Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in helikopterin düşürülmesi sonucu yaşamını yitirmesi, yine Bitlis’in ekibinde olduğu söylenen Albay Kazım Çillioğlu, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın öldürülmesi hep tartışma konusudur. Eşref Bitlis ve ekibinin orduda Doğan Güreş’in bir tür “örtülü darbe” ile Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmeye çalışıldığı 1992, getirildiği 1993’te ve sorumluluk aldığı sonraki yıllarda tasfiye edilmesi bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Çünkü Güreş ekibi her şeyden önce Kürt sorununda şiddet politikasını en üst düzeye çıkarıyordu. Buna karşı Bitlis ve ekibi ise, şiddet yoluyla Kürt sorununun çözülemeyeceğine ve örneklerini işlediğimiz katliamlarla bir sonuca gidilemeyeceğine inanıyorlardı. Tasfiyenin tam da bu ayrılığın bir neticesi olarak yaşandığı belirtiliyor.

Özden ve katliamlar Veli Küçük’e sorulmalı

Ormancık Köyü yakınlarında öldürülen Özden hakkında eşi Tomris Özden, yıllar sonra, 29 Kasım 2008’de Yeni Şafak Gazetesi’ne birçok gerçeğe işaret eden şu çarpıcı açıklamaları yapıyordu: “Son günlerinde eşim bizi telefonla aradığında, hep çocukluk arkadaşı olduğunu söylediği ‘Ebu Süfyan’ adlı kişiden bahsederdi. Hatta kocamla memleketi Kayseri’nin Pınarbaşı İlçesi’nden çocukluk arkadaşı olduğunu söyleyen bu adam da beni her gün telefonla arıyor, bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu. Eşim öldürüldükten sonra bir iki gün, ‘Ebu Süfyan’ bizi aramadı. Hatta biz, ‘Neden bu adam bizi hiç aramadı’ derken, iki gün sonra askerler bizim lojmana bir adamı getirip bıraktı. Gerçek kimliğini açıklamıyordu.
Kısa boylu, yuvarlak yüzlü, hastaneden yeni çıkmış gibi kötü görünen bu adam emekli öğretmen olduğunu söyledi. Eşimin cenazesine katıldı. Hatta definden sonra mezarın üzerine ilk suyu da o döktü ve televizyonlarda yayınlanan haberlerde de bu adam vardı. Ortalık duruldu ama bu adam hala evimizden gitmiyordu. Sonunda kendisini uyardık ve gönderdik. Bu adam o günden sonra bir daha hiç ortaya çıkmadı. Kim olduğu araştırılır ve sorgulanırsa Rıdvan Özden suikastı ve Ergenekon soruşturması ile ilgili önemli bir mesafe kat edilir.”
Tomris Özden, eşinin ölümünden bir süre önce, Adapazarı’nda bir düğünde JİTEM’in kurucularından olduğu belirtilen ve Ergenekon Davası sanıklarından olan emekli Tuğgeneral Veli Küçük ile yaşadığı şu diyaloga şahit olduğunu aktarıyordu: “Veli Paşa eşimin kulağına eğilerek ‘Rıdvan Mardin’de rahat mısın?’ diye sordu. Eşim de ‘Sayenizde rahat değiliz Paşam’ cevabını verdi. Bu diyalogdan eşim ile Küçük Paşa’nın arasının bozuk olduğu sonucuna vardım.” Tomris Özden, Veli Küçük’ün eşine sürekli olarak JİTEM’e gir baskısı yaptığını da söylüyordu.

Katliamların ucu Bahçelievler’e çıktı

Tomris Özden, bir diğer önemli konuyu da anlatarak, eşinin ölümüne ilişkin bağlantı şüphelerini genişletiyordu. Tomris Özden eşi Kuşadası’nda görev yaparken, 8 Ekim 1978’de 7 Türkiye İşçi Partili öğrencinin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı ve 1 Mayıs 1978’de Taksim’de 30’dan fazla işçinin öldürüldüğü o büyük 1 Mayıs Katliamı’nda yaşamını yitirenler arasında bulunan DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in cinayet zanlısı, ülkücü Ünal Osmanağaoğlu’nun arandığı yıllarda jandarma korumasında saklandığına tanıklık ettiğini açıklıyordu. Tomris Özden, şunları anlatıyordu: “Alt katımızda oturan bir adam vardı. Orada bir kamp vardı, çadır kiralama işi ona verilmişti. Jandarma personeliyle çok samimiydi. Kocam bana, onun, Bahçelievler Katliamı ve Kemal Türkler cinayeti zanlısı olduğunu, ondan uzak durmam gerektiğini söylemişti. Adam her yerde aranıyordu ama orada korunuyordu. Bu adam, beni kocam öldükten sonra tehdit etti.”
20 yıl boyunca aranan Osmanağaoğlu, Bahçelievler Katliamı davasında zaman aşımının dolmasına bir yıl kala, Kuşadası’nda 10 Nisan 1999’da yakalanmıştı.

Öğretmeni öldür ‘PKK yaptı’ de!

Tomris Özden’in anlattıkları haricinde kamuoyunda uzunca bir süre tartışılan bir iddia daha vardı. Tomris Özden’in bütün ısrarlarına rağmen otopsisi bile yapılmayan Albay Rıdvan Özden’in ölümüyle ilgili 2000’den sonra Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma açıldı. Soruşturma kapsamında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir ihbar mektubu gönderildi. Mektupta Özden’in 1990’lı yıllarda Kürdistan’da faili meçhul cinayetler işledikleri ve itirafçılardan oluşan 10 kişilik “Bıçak Timi” tarafından öldürüldüğü belirtiliyordu. Öldürülme olayı ise, çok daha dikkat çekici bir nedene dayandırılıyordu.
Mektupta 5 Kasım 1994’te Savur’un Pınardere Köyü yolunda arabalarının önü kesilerek 4 öğretmenin öldürülmesi olayının “Bıçak Timi” tarafından gerçekleştirildiği, bunun üzerine o dönem Mardin Jandarma Alay Komutanı olan Albay Özden’in de bu timle bir toplantı yaptığı belirtiliyordu. Mektupta, “toplantıda, ‘Neden öğretmenleri vurdunuz?’ diye çıkışan Albay Özden’e, itirafçıların sert bir şekilde çıkıştığı, ağza alınmayacak küfürler ve tehditler savurduğu” anlatılıyordu. Sonuç itibariyle mektuptan Albay’ın işlerini zora soktuğu tim tarafından ortadan kaldırıldığı anlaşılıyordu.
Öğretmenlerin olayı da PKK’ye mal edilen türden bir olay olarak kamuoyunda hep tartışıldı ve anlaşılıyor ki, bu da “psikolojik harekatın” propaganda unsuru olmaktan öteye bir olay değil.

Hiçbir katliam ‘münferit’ değil

Görüldüğü gibi Ormancık yakınlarında öldürülen Rıdvan Özden ile ilgili oldukça geniş ve karanlık bir bağlantı listesi söz konusu. Ama buna rağmen her şeyden önce, ne kadar karanlık olursa olsun, bir bütünlük arz eden yapıyı ortaya çıkarması açısından da dikkate değerdir. Kürdistan’da işlenen insanlık suçları ile öldürülen ordu yetkilisinin ve çok daha önceleri 7 TİP’li öğrencinin katledilmesi olayları aslında bu bütünlük içinde ele alındığında hakikate ulaşmamız mümkün oluyor ve bütün bu veriler de esasında yaşananların “münferit” cinsinden ziyade “devlet bağlantılı bir örgütlenme”yi işaret ettiği gayet açıktır.
Dolayısıyla Ormancık’ta bir albayı vurabilecek kadar ileri gidenlerin cirit attığı bir ortamda köylülerin katledilmesi de haliyle failler itibariyle bir kez daha sorgulanmayı ve üzerinde düşünülmeyi gerektiriyor. Bu nedenle PKK’ye mal edilmeye çalışılan bir katliamın daha böylece daha geniş bir pencereden sorgulanmasına ihtiyaç duyduğunu görüyoruz.
Ve üçüncü hususa geliyoruz. Efeler Mezrası Katliamı’ndan yaklaşık 6 ay sonra, 20 Haziran 1987’de Mardin Ömerli’ye bağlı Pınarcık Köyü’nde 16’sı çocuk 30 kişi öldürüldü. Ormancık ve Akyürek Katliamı’nın neredeyse tipik bir tekrarı olduğu Pınarcık Katliamı da yıllarca PKK’ye mal edildi. 24 yıl sonra gelen itiraflar Pınarcık’la ilgili birçok gerçeği gün yüzüne çıkardı. Peki, “bebeklerin katledildiği” Pınarcık’ta ne olmuştu ve kimler katliamı yapmıştı?

Bize yemek veren teyzeyi de öldürdük

Güçlükonak, Ormancık ve Albay Özden cinayetleriyle birlikte birçok önemli hususu açığa çıkardıktan sonra benzer ve bağlantılı bir diğer katliama bakacağız. Bu katliamla ilgili yıllar sonra gelen itiraflar, bu dosyanın başından beri aslında olup biten her şeyin nereyi işaret ettiğini, gerçek amaçların ve sorumluların kimler olduğunu gözler önüne seriyor.
Efeler Mezrası Katliamı’ndan yaklaşık 6 ay sonra, 20 Haziran 1987’de Mardin Ömerli’ye bağlı Pınarcık Köyü’nde 16’sı çocuk 30 kişi öldürüldü. (Ormancık ve Akyürek ile Çevrimli katliamları neredeyse bu korkunç katliamın tipik bir tekrarıydı.) Bu olay da yıllarca PKK tarafından yapılan bir olay olarak medyada işlendi ve hatta çocukların bol bol katledildiği bütün bu olaylar PKK aleyhine yıllarca işlenecek olan “bebek katilleri” imajının oluşturulması açısından “psikolojik harekatın” propaganda unsuru olarak kullanıldı.
Peki, gerçekten de “bebeklerin katledildiği” Pınarcık’ta ne olmuştu ve kimler katliamı yapmıştı?
2011 Newroz kutlamalarına katıldığında bütün dikkatleri üzerine çeken ve hemen ardından geçmişine dair son derece çarpıcı açıklamalarda bulunan eski Özel Harekatçı Ayhan Çarkın’ın ifadeleri, birçok gerçeği açıklayacak türden…
22 Mart 2011’de Ayhan Çarkın, Dicle Haber Ajansı muhabirleri Ömer Çelik, Çağdaş Kaplan ve İsmail Eskin’e özel açıklamalarda bulunudu. “O bebeği biz öldürdük!” başlığıyla yayınlanan haberde dikkatleri en çok 20 Haziran 1987’de Mardin Ömerli’ye bağlı Pınarcık Köyü’nde 16’sı çocuk 30 kişinin öldürülmesi olayına dair olan açıklamalar çekiyordu.
Özel Harekat Timi olarak 1986’dan itibaren dağlara çıktığını söyleyen Çarkın, Pınarcık Katliamı’na ilişkin şunları söylüyordu: “O zaman oradaydım, katliam sonrası olay yerine gittim. Avucuma düşen bir buçuk yaşındaki bebeğin kanı beni etkiledi. İlk köy basılma olayları olduğu söyleniyordu. PKK yaptı diyorlardı. Biz de intikam almak için gidiyorduk. Ama bu kanı döken başkasıydı. İşte Ergenekoncu, ihanetçi, zihniyetti bunları yapanlar. Bu katliamı provokasyon amaçlı JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı.”
Özel Harekatçı ve Susurluk olayının baş aktörlerinden Korkut Eken’in öğrencisi olan Çarkın’ın bu çarpıcı açıklaması, başından beri yazdıklarımızla yan yana koyduğumuzda eksik kalan bir karenin daha yerli yerine oturtulduğunu görüyoruz.

Orada insanlara işkence yaptık

Çarkın’ın açıklamaları bunlarla sınırlı değil. Devam ediyor: “Bölge’ye gittikten sonra gerçeklerle karşılaştım. Nefret kanı elimize bulaştığında orada farklı bir şeyin olduğunu gördük. İhaneti gördük. O zaman Abdullah Öcalan da ‘Bu iş başka’ demişti. Bulaşmıştım artık kana.
Bu kaostan çıkmanın tek yolu ders alıp doğruyu söylemekti. O görev de bana düştü. Bana hain diyenler benimle birlikte çalışanlara sesleniyorum, Kürt halkına ihanet edildi. Bir adamı on tane çocuğunun içinde çırılçıplak soydular, bu terörle mücadele değildi. İhanetti. Biz orada insanların tırnaklarını çektik, işkence yaptık, dillerini yok ettik. Bize evinde yemek veren teyzeyi öldürdük. ‘Orada bir köy var, kurtarılması gerek’ dediler ama insanların ölüsüne dirisine yapmadığımızı bırakmadık. Diyarbakır, Van, Kato Dağı, Mardin, Dersim, Aliboğazı buralarda hayatımın büyük bir kısmı geçti. Başbağlar Katliamı’nı da bu unsurlar yaptı.”
(2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak’ta 35 kişinin yanarak can verdiği Sivas Katliamı’ndan sadece 3 gün sonra 5 Temmuz 1993’te Sivas yakınlarındaki Başbağlar Köyü’nden 33 köylünün vahşice öldürüldüğü haberi gelmişti. Yıllarca bu katliamın da PKK tarafından yapıldığı propaganda edildi. Ancak köylüler ve katliamdan kurtulanlar buna hiçbir zaman inanamadı. Çarkın’ın itirafları da katliamın anlatıldığı gibi gerçekleşmediğini ortaya koyuyor. 2 Temmuz 2011’de Gündem Gazetesi’ne konuşan eski Özel Harp Dairesi elemanı Üsteğmen H.Ç. de katliamın devlet bağlantılı güçlerce yapıldığını aktarmıştı. İşte, bütün katliamlar ne kadar da birbirine benziyor, değil mi?)

Kürt işadamlarını da kontr-gerilla öldürdü

Kontrgerilla oluşumuna nasıl dahil olduğunu, devlet içinde ne tür hesaplaşmaların yaşandığını ve kimlerle bağlantılı olduğunu DİHA muhabirlerine anlatan Ayhan Çarkın, dikkat çekici bir ayrıntıya daha değiniyordu. Çarkın kontr-gerilla elemanı Özel Harekatçı Oğuz Yorulmaz’ın Emniyet’in içinde örgütlenen kontrgerilla birimlerince öldürüldüğünü söylüyordu. Yorulmaz, 2005’te Bursa’da bir barda öldürülmüştü. Yorulmaz’ın annesi Nuran Yorulmaz, “Veli Küçük bunların başı” demişti. Yorulmaz’ın adı 1994’te Sapanca’da öldürülen Kürt işverenler Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım cinayetinde geçmişti. Yorulmaz’ın tetikçi olarak kullanıldığı belirtiliyordu. Aynı zamanda Çarkın, Yorulmaz’ın Sağlık Bakanlığı bürokratı Hakkarili Namık Erdoğan’ı 1994’te öldürdüğünü açıklıyordu.
Çarkın bu bilgileri DİHA’ya yaptığı açıklamalardan sonra gözaltına alınması ve daha sonra tutuklanması sürecinde sorgusunda dile getiriyordu. Bu arada dikkat çekici bir durum da Çarkın’ın bu açıklamalarından kısa bir süre sonra yaşandı. Çarkın’ın bazı faili meçhul cinayetler konusunda tetikçilik yaptığını söylediği kişilerden birisi de “intihar etti.” Çarkın sorgusunda şu ifadeleri veriyordu:
“Avukat Yusuf Ekinci, Yusuf Yüksel adlı komiserin kullandığı araçla bürosunun önünden gündüz saatlerinde kaçırıldı. Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Enver Ulu, Ahmet Sakarya, Ayhan Özkan, Şahin ve Sait vardı. Gölbaşı’na giderken Ümitköy yolu sapağından sağa dönüldü. Yakın bir mesafeden Ayhan Akça tarafından öldürüldü.” Bu ifadelerden sonra intihar eden kişi Sait Yıldırım’dı. Bu arada Çarkın, cezaevinde bulunduğu Eylül 2011’de Savaş Buldan ve diğer Kürt işadamlarını öldüren timin içinde Ayhan Akça’nın olduğunu da dile getirmişti. Çarkın’ın ifadeleri sonrasında ismi geçen birçok kişi tutuklanmıştı. Bu da Çarkın’ın sözünü ettiği katliamlarla ilgili doğruları dile getirdiğini bir kez daha kanıtlıyor...

NURİ FIRAT


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA Gazetesi...

Tepkiniz Nedir?

Beğen Beğen 0
Beğenme Beğenme 0
Sev Sev 0
Komik Komik 0
Vay Vay 0
Üzgün Üzgün 0
Kızgın Kızgın 0